Yazarlar 15 Temmuz araştırma komisyonuna yazılı ifade veriyorum

15 Temmuz araştırma komisyonuna yazılı ifade veriyorum!

İsmail  Halis
İsmail Halis İnternet Yazarı

Dünyanın her yerinde, teröristin, teröristlerin kirli de olsa bir karakteri ve kimliği vardır. Dogmatik, kült, sapkın da olsa, inancı ve inançları vardır. Muhtemelen tek bir terörist istisna… Fetullah Gülen. Modern zamanlardaki terör biçimleri, tarzları, örgütleri arasındaki en kimliksiz ama çok kimlikli, tek bir sabiteye saplanmış ama hiçbir sabitesi olmayan ve o tek bir sabite için milyon tane karakter, milyon tane hücre üretebilen bir yapı var karşımızda.
İşte o hücrelerin, o karakterlerin kuluçka merkezlerinden birinin ismini, haftalardan bu tarafta, yüzlerce kez duyduk, duyuyoruz. Akıncı Üssü'nden sözediyorum. 15 Temmuz gecesinin sabahına doğru duydu Türkiye bu kelimeyi, 16 Temmuz'un o ağır akan zamanında da bir çok kez dikkatler çevrildi oraya. Oraya, Türkiye'nin, Ankara'nın kalbine üslenmiş o Amerikan örgütlenmesine. O günden bu yana, belki de binlerce cümle içinde geçti bu üs. Akıncı Üssü. Adı, son günlerde Adil Öksüz'le sıklıkla anılan üsteki en kirli isimlerden biri de kuşkusuz ki Akıncı Üssü komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim'di. Kamuoyunun, “Hulusi Akar'ı Fetullah Gülen'le görüştürecek kişi" olarak tanıdığı terörist.
Kamuoyunun, Fetullah Gülen'e bağlı sivil komutanlardan biri olan “Kemal Batmaz'a, o gece Akıncı Üssü'nde, asker selamı veren kişi" olarak tanıdığı terörist. İşte o teröristin “makam odasında" yapılan aramada, “Bir Darbenin Anatomisi" isimli kitap bulunmuştu. Evrim, 1876'da Sultan Abdülaziz'in askerler tarafından devrilmesini konu alan kitapla ilgili, "Ben geldiğimde oradaydı. Kimin olduğunu bilmiyorum" demişti. Malum, bilmiyorum kalıbı, Gülen'in askerlerinin en sık kullandığı kalıplardan biri. Gülen'in kalıbından çıkan bütün askerler, siviller, ablalar, abiler, gazeteciler, siyasetçiler ve hatta ekran demagoglarının uzunca bir süre kullandığı kalıptı bu; “bilmiyorum".
Gülen'in ve askerlerinin, 15 Temmuz'un “anatomisini" çıkarmak için bugüne dek birçok şey yapıldı, yapılıyor. Bunlardan biri de, her gün hakkında çeşitli sansasyonel haberlerin çıktığı Meclis Araştırma Komisyonu. Son olarak, geçtiğimiz hafta Necdet Özel'in komisyona yazılı mı sözlü mü “bilgi vereceği" ile gündeme gelen 15 Temmuz darbe girişimini araştırmak üzere kurulan komisyon, henüz “bilgi almaya" başlamamışken, Yeni Şafak, manşetten önemli bir soru sormuştu; “Nasıl fark etmediniz". Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ, Işık Koşaner, Necdet Özel'in fotoğraflarının yanıbaşında yer alan bu manşetin belki de bir eksik fotoğrafı vardı… Hulusi Akar'ın fotoğrafı. Bilgi vermek üzere, araştırma komisyonuna davet edilip edilmeyeceği ile ilgili gelişmeleri Fikret Bila yazılarından öğreniriz muhtemelen. Aslında, mesele tam olarak “verilen ya da verilecek olan bilgi" de değil. Biraz şu. Hilmi Özkök'ün, İlker Başbuğ'un, Işık Koşaner'in (ve Galip Mendi'nin), komisyona yaptığı açıklamalar medyamızda sayfalarca yayınlandı. Hilmi Özkök, “Dine, dini inançlara karşıtlığımız yok. Babaannem örtülüydü, önlüğü vardı, giyerdi. Annemin saçları gözüküyordu başını kapatırdı, gelimin göbeği gözüküyor. Normal evrim devam ediyor." diyerek hafıza tazelerken, İlker Başbuğ, “Silahlı kuvvetlerde darbe geleneği yok. Biz Atatürk'ün öğrencileriyiz." cümleleriyle, hafızamıza ironi ile humor karışımı göndermelerde bulunuyordu. Farklı bağlamları öne çıkartan haber detayları olsa da, genelde öne çıkartılan, manşete çekilen ifadeler, (özellikle Özkök ve Başbuğ Paşa'nın cümleleriyle) “hükümeti uyardık, dinletemedik" bağlamlı göndermelerdi. Aslında, tam da burada, biraz durmak gerekiyor.
Hükümet, 2002'den bugüne, bir çok “savaşa" girdi. Avrupa ile, muhtıralarla, terörle, suikastlerle, provokasyonlarla, yargının kendi hukukuna bile sığmayan davalarıyla, hülasası bin türlü mesele ile, bin türlü “savaş" verdi. Halbuki sizden istenen tek bir şey vardı. Yedi düvelle savaşmanız gerekmiyordu, sadece emir erlerinize, albaylarınıza, yarbaylarınıza, askerlerinize göz kulak olmanız gerekiyordu. “Uyumamanız" gerekiyordu. Neydi o unutulmaz filmin mottosu. “Uyursan ölürsün". O filmin yapıldığı yıllarda ne çok ölüyorduk değil mi? “Nefes – Vatan sağolsun" filminin yayınlandığı yıllarda yani. Sınırlarda, dağlarda, o uçsuz bucaksız kayalıklarda, barakalarda, derme çatma konteynerlerda, tenekeden bozma karakollarda ölüyorduk. Yıllarca hem de. Onlarca. Yüzlerce kez öldük. O dağ karakollarına, sınır boylarındaki çadırdan hallice mekanlara, hiç mi yolunuz düşmemişti yıllarca. O çadırdan hallice barakalar için on yıllar boyunca verilen onca şehide rağmen, nedense hiçbir gerçek önlem alınmadı, hiçbir bir planlama yapılmadı. Ta ki, “hükümetin" projesi, ısrarı, takibi, planlaması ve bütçesi ile kalekollar yapılana kadar. 200 kadar kalekol yapıldı sonrasında.. Ve dağlardaki binlerce Mehmet, o dağlardaki mübarek bayrağın altında, görevlerini yapmaya devam ediyor. Görev, evet. Tam da, bugünlerde Alper Çağlar imzasıyla sinemalarda izleyici ile buluşan “Dağ"filmindeki bordo berelinin dediği gibi;
“ölmek kolay, öldürmek daha kolay. Önemli olan görevini yapmak" komutanım.
Saygılar.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.