Yazarlar21 yüzyıla biz de girecek miyiz?

21. yüzyıla biz de girecek miyiz?

İbrahim Karagül
İbrahimKaragülGazete Yazarı
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Zirvesi''nin İstanbul''da yapılmasının, Türkiye için ne kadar büyük bir kazanım olduğunu takdir edebiliyor muyuz? Soğuk Savaş''tan sonraki on yılın karmaşasından sonra yeni bir bin yıla girerken, dünyanın istikrar ve denge aradığı, ulus devletlerin ömrünü tükettiği, ulusal sınırların ortadan kalktığı, devletlerin egemenliği ilkesinin sağladığı korumacılığın etkisini kaybettiği, ''insan unsuru''nun öne çıktığı ve insan hakları ilkesinin yaptırım gücüne dönüştüğü bir dönemde, dünyanın önde gelen 54 ülkesinin liderleri İstanbul''da toplanarak, 20. yüzyılın kapanışını ve 21. yüzyılın ana ilkelerini ortaya koyacak.

20. yüzyılı kayıp bir yüzyıl olarak geçiren İstanbul için bu zirve bir dönüm noktası, yeni bir başlangıç olabilir mi? Bir yüzyıl ulusal sınırlar içine sıkışıp kaldıktan, iç sorunlarla uğraşıp durduktan ve o yüzyılı kendi gölgesinden korkarak geçirdikten sonra Türkiye, İstanbul ile yeni bir vizyonu yakalama şansı bulabilecek mi? Yeni bir dünyanın kurulduğu, Türkiye''nin de bu yeni dünyanın ekseninde yeraldığı bir dönemde, İstanbul ile sembolleşen küresel aktör olma özelliğimizi tekrar kazanabilir miyiz?

Soğuk Savaş dönemindeki bir ''cephe ülkesi'', bir ''tetikçi ülke'' olmaktan öte geçmeyen bölgesel rolümüzden, hafızalarımızı yenileyip ufkumuzu genişleterek sıyrılmamız, içinde bulunduğumuz coğrafyanın pazarlık gücünü kullanarak yeni bir dünyanın kurulmasında öncü bir misyon yakalamamız mümkün mü?

Yeni yüzyılın haritası

Pazar günü Türkiye''ye gelecek olan ABD Başkanı Clinton''ın Georgetown Üniversitesi''ne bağlı Alman-Avrupa Araştırmaları Merkezi''nde Türkiye için sarfettiği sözleri de bu çerçevede değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum. Berlin Duvarı''nın yıkılışının 10. yıldönümü için düzenlenen programda konuşan ABD Başkanı, Soğuk Savaş''ın nasıl sona erdiğini, Sovyetler ve diğer Doğu Bloku ülkelerinin nasıl birer birer devrildiğini anlatırken, kurulacak yeni dünya sisteminin de haritasını çizdi. Yeryüzünün ''orta kuşağı''nı kontrolü altında tutan Osmanlı''nın dağılmasının 20 yüzyılın tarihini ve güçler dengesini belirlediğini söyleyen Clinton, Osmanlı''nın kalbi olan Türkiye''nin sahip olduğu vizyonun, kendine biçeceği rolün yeni dünya sisteminin ağırlık merkezini oluşturan aynı kuşak üzerinde bir güce dönüşeceğinin, dolayısıyla 21. yüzyılın güçler dengesini belirleyeceğinin altını çizdi.

Soğuk Savaş perspektifi

Hala Soğuk Savaş''tan kalan dünya perspektifinden kurtulamayan, yeni sürecin zorlamasına karşı direnen, iktidar kaybı korkusuyla yüzünü dünyadan çok kendi kamuoyuna çeviren Türkiye için bu sözler ya ''uçuk''tur ya da korku kaynağı. 20. yüzyılı kendi toplumuyla kavga ederek geçiren, otoriter yöntemlerle vatandaşlarının gözlerini dünyaya çevirmesini engelleyen ve bunu bir ''iç tehdit'' olarak gören Türkiye''nin, 21. yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vuracak bu paylaşıma nasıl bir donanımla gireceği konusunda maalesef umutlu değiliz.

Türkiye''nin Rusya ve Hindistan gibi süper güç olma potansiyeli taşıyan ülkelerin arasında sayıldığı, üstelik bu öngörüde Ankara''nın peşine takıldığı İsrail''e ''bölgesel bir güç'' olmaktan öte rol biçilmediği bu bin yılın kavşağında, vatandaşının kendisi için bir korku kaynağı olarak gören, onlara iktidarına göz diken işgalciler gibi bakan bir zihniyetin Türkiye''nin önünü kapatması ne büyük bir talihsizlik.

20 yüzyılın karamsarlığına dönmek...

Devlet gibi bizlerin de Soğuk Savaş''tan kalma bakışaçısından kurtulmamız gerekiyor. Clinton''ın çizdiği 21. yüzyıl perspektifini, ABD''nin dünyanın bir numaralı hegemonik gücü olduğu gerekçesiyle, korku ve şüpheyle algılamamız ilk elde makul görülebilir. Ancak bu yaklaşım, tehdit ve tuzaklara karşı bir savunma mekanizması geliştirmekten öte, önümüzü kapatan ve bizleri yeniden 20 yüzyılın karamsarlığına geri götüren bir tehlikeyi de içeriyor.

Kabul edelim veya etmeyelim ABD dünyanın yönünü belirleyen tek süper güç ve yeni dünyayı şekillendiren de o. Bu güce karşı hiç bir bölgesel gücün ayakta kalamadığını, yakın gelecekte de kalmasının mükün olmadığını görmek zorumuza gitse de bir gerçek. Böyle bir gücün ulusların birikimlerinden, fırsatlarından yararlanması da son derece doğal. Bunu ister sömürge olarak algılayalım, ister işbirliği olarak. Amerikan hegemonyasına karşı olmamız bu gerçekleri ortadan kaldırmadığı gibi, bu gerçeklerden hareket etmemiz de bize yönelen bir tehlikenin olmadığı anlamına gelmez. Ancak yakın gelecekte dünya sitemini tersine çevirme gücünü kendimizde bulamayacağımızı bilen bizlerin, Amerika''yı, Avrupa''yı, Çin''i, Rusya''yı, kısaca bütün dünyayı Müslümanlar''ın düşmanı ilan etmemiz ne kadar rasyonel? Dostluk ve düşmanlığın ötesinde başka seçenekler üzerinde kafa yormamız gerekmez mi?

Tetikçi ülke mi, küresel güç mü?

ABD Başkanı''nın Türkiye''nin geleceğine biçtiği rolü Müslümanlara karşı bir tuzak olarak değerlendirmek, dünyadaki her oluşumu Müslümanlar''ın dünya sistemine yönelik atılımlarını yoketme girişimi olarak görmek bizleri bir paronayaya doğru sürüklemez mi?

Türkiye Avrasya merkezli dünya sistemi projesinin en merkezinde yeralan, bir kolu Balkanlar''a, bir kolu Ortadoğu''ya bir kolu da Kafkaslar''a ve Orta Asya''ya uzanan bir ülke. 21. yüzyılın paylaşımını belirleyen enerji kaynaklarının kavşak noktasında. Kuzey Afrika''dan Hindistan''a kadar nüfuz sahası olan bir geleneğin mirasçısı. Yine dünya sisteminin en önemli ağırlık noktası olan orta kuşak Müslüman bir coğrafya ve Türkiye bu topluluklar üzerinde derin etkileri olan ve bunu kullanması gereken bir ülke.

Dünya egemenliğine oynayan her güç böylesi bir imkandan yararlanmak isteyecektir. Ama bu gücün karşısındaki rölünü belirleyecek olan da Türkiye''dir. İster Soğuk Savaş dönemindeki gibi ''tetikçi ülke'' olur, isterse pazarlık gücünü en etkin bir şekilde kullanarak bölgesel sınırları aşan bir yetkiye ulaşır.

Zirve ve İstanbul vizyonu

Müslümanlar''ın dünyasından oluşan bir coğrafyada Müslümanlar''ı düşman safına iterek oluşturulan bir projelerin de uzun vadeli olmayacağını, olmaması gerektiğini de bilmemiz gerekir. Şunu bilmemiz gerekir ki, son on yılda İslam''ın yeni dünya sistemi için birinci tehlike olarak ilan edilmesi, küresel aktörlerden çok Müslüman topluluklar üzerindeki gayri adil, gayri insani yönetimlerin projesiydi. Bu iktidarlar kendilerini ayakta tutabilmek için Müslüman coğrafyanın kaynakları karşılığında böylesi bir pazarlığa giriştiler ve kendileri için birinci tehdit olan Müslümanlara yönelik bir ''Haçlı Savaşı''na öncülük ettiler.

Bu açılardan Clinton''ın Türkiye vizyonu, bizim uğruna adım atmaya cesaret edemediğimiz gerçekliklerin 21. yüzyılda en çok muhatap olacağımız gücün itirafından başka bir şey değil. Bunun bir tuzak olup olmadığına karar verecek olan da bizleriz. Pazartesi başlayacak olan İstanbul Zirvesi''nin, gerek Ankara''ya gerekse bizlere bir İstanbul vizyonu sağlaması en büyük kazancımız olacak.