YazarlarAmerikan dış politikası ve İslam düşmanlığı

Amerikan dış politikası ve İslam düşmanlığı

İbrahim Karagül
İbrahimKaragülGazete Yazarı
Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ABD dış politikasında derin dönüşümlere yolaçtı. Tek süper güç olarak dünyanın her bölgesine müdahale etme gücünü eline geçiren ABD ile Avrupa arasındaki ilişkiler daha hassas bir döneme girdi. Almanya belirgin bir şekilde öne çıktı. BM''nin yerine G-8''ler dünyanın karar mekanizması haline geldi. İslam dünyasında cok ciddi hareketlenmeler başladı. Ekonomi ABD dış politikasının en önemli unsuru oldu ve ABD büyükelçileri birer ticari ataşe gibi çalışmaya başladılar. Ancak ABD dış politikasındaki en dramatik dönüşüm İslam''a bakış açısında yaşandı.

İslam dost mu, düşman mı?

Soğuk Savaş döneminin ''Amerika''sı, İslam dünyasını en önemli müttefiklerinden biri olarak kabul ediyordu. Washington''a göre, Sovyetler''in güneyinde boydan boya uzanan Müslüman ülkeler, komünizmin yayılmasına karşı en etkili güvenlik kuşağı idi. ABD kaynakları, Afgan mücahitlerine 3 milyar dolar yardım yaptıklarını iddia ediyor ve Afgan direnişçilerinin ABD medyasının gözbebeği olduğunu hatırlatıyor.

Ne zaman Sovyetler çöktü, ABD dış politikasında bir ikilem başladı. İslam dost mu, düşman mıydı? Sovyetler''den kurtulan Orta Asya ve Kafkaslar''daki ABD çıkarlarını önceleyen kesimler, Amerika''nın Müslümanlar''a bakış açısının değişmemesi gerektiği, hatta ilişkilerin daha da sıklaştırılmasının zorunlu olduğu, zira ABD''nin Avrasya hedefinin ancak Müslümanlar''la ittifak yaparak başarılabileceği tezini savundular. Onlara göre Amerika, İslami hareketlerle iyi geçinmeli, İslam dünyasındaki antidemokratik rejimlere fazla bel bağlamamalı ve yükselen toplumsal muhalefeti ciddiye almalıydı. Ancak bu kesimler ABD dış politikasını kendi kontrollerine almayı başaramadılar.

"İslamcı terör" paranoyası

Başarılı olanlar ABD dış politikasını İslam''a karşı provoke edenler oldu. Müslüman ülkelerdeki baskıcı yönetimler ile İsrail, yeni dönemde komünizmin yerin İslami hareketlerin aldığı, yükselen İslam''ın Batı için komünizmden daha tehlikeli olduğu tezini sürekli işlediler.

İslam ülkelerini kontrol eden yönetici elit, iktidarlarının geleceği için en büyük tehlike olarak gördükleri İslam''ı etkisizleştirmek için onu, komünizmin yerine yeni bir düşman olarak sundular. Baskı altında tuttukları toplulukların İslamlaşması''na paralel olarak siyasi ve ekonomik taleplerini artırması, boydan boya bütün İslam dünyasında toplumsal muhalefetin iktidarları zorlamaya başlaması, Yeni Dünya Sistemi için düşman arayanlara önerilecek çok iyi bir fırsattı. Ne de olsa bu yönetimler İslam dünyasının bütün kaynaklarını Batı''nın kontrolüne açmıştı ve iktidarlarının korunması için bunun devamını da taahhüt ediyorlardı. Müslüman ülkelerin yöneticileri bir taraftan bu propagandayı dünyaya kabul ettirmeye çalışırken diğer taraftan kendi ülkelerinde İslami kurum ve kuruluşlara karşı yoğun bir tasfiye süreci başlattılar. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, bu propagandanın en ateşli savunucularından biri oldu. Bütün bunlar, istikrar adına yapılıyordu ve bu "istikrar" kavramı milyonların kanı pahasına sağlanacaktı.

İsrail ve Yahudi lobileri

İsrail''in şiddetli baskısı ve ABD''deki Yahidi lobileri ise, Amerikan dış politikasındaki İslam düşmanlığının itici gücünü oluşturdular. Batı medyası ve araştırma kuruluşları yoğun bir ''İslami terör'' teması işledi. Önce ABD, sonra da dünya kamuoyunda terör paranoyası oluşturdu. Çok sistemli bir program uygulandı. Dışişleri yetkililerinden uluslararası kurumların temsilcisine kadar birçok kişi, İslami hareketlerin yeni dünya düzeninin en tehlikeli düşmanları olduğunu her fırsatta dile getirmeye başladılar.

Üsame Bin Ladin sendromu

ABD dış politikasını, uluslararası kurumları kimlerin yönettiği düşünülürse, bu çevrelerin nasıl bir etkinlik alanına sahip oldukları görülür. Bunlar gibi daha birçok think-tank kuruluşu çevresinde oluşan akademisyen, yazar, gazeteci ve siyasi şahsiyet, Fas''tan Endonezya''ya kadar bütün İslami hareketlerin birer terör grupları olduğu tezini sistemli bir şekilde dünya kamuoyuna ve ülke yönetimlerine empoze ediyorlar. Oldukça başarılı oldular. Bu çevreler, "İslami terör" kavramını uluslararası askeri müdahaleler için bir numaralı gerekçe haline getirdiler.

Üsame Bin Ladin sendromunun, Afganistan ve Sudan''a yapılan saldırıların, Kafkaslar''daki özgürlük savaşçılarının ''profesyonel Vahhabi tetikçiler'' olarak tanımlanmasının, Hamas''a yönelik tasfiye sürecinin, İslam ülkelerinde Müslümanlar''a yönelik baskıların arkasında hep bu kaynakların çalışmaları yeralıyor.