Yazarlar Düzleşmek, hamlaşmak, yassılaşmak

Düzleşmek, hamlaşmak, yassılaşmak!

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Mecaz nedir bilmeyen, kinayeden anlamayan, teşbihle hiç ilgilenmeyen birilerinin aramızda yaşayıp gidiyor olmalarıyla ilgili bir derdim yok. En nihayet insan teklerinin tamamının mecazdan, kinayeden ve bilumum söz sanatlarından anlaması gerekmez. Fakat bize mecazsızlığı, kinayesizliği, teşbihsizliği dayatmaya çalışanlarla arama kalın bir mesafe çizmek de en tabii hakkımdır. Bu yazıda onu deneyeceğim.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
İsmail Kılıçarslan : Düzleşmek, hamlaşmak, yassılaşmak!
Haber Merkezi 24 Kasım 2018, Cumartesi Yeni Şafak
Düzleşmek, hamlaşmak, yassılaşmak! yazısının sesli anlatımı ve tüm İsmail Kılıçarslan yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Hz. Ali’ye mi yoksa Efendimiz (sav)’e mi ait olduğu konusunda tartışmalar olan bir güzel söz yahut bir hadis-i şerif vardır. Der ki, “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.” Mecazdan, teşbihten, en genelde “anlam katmanı” denilen meseleden habersiz biri için bu sözü şöyle yorumlamak gerekir: “Demek ki insanlar dünyada fiziki olarak uykudadırlar. Uyumaktadırlar. Demek ki uyku böyledir ve ölüm de uykudan uyanmaktır.”

Peki, biz bu sözü yahut hadisi böyle anlayabilir miyiz? Elbette hayır. Sözü söyleyen burada dünya hayatının geçiciliğini ve ahiret hayatının kalıcılığını vurgulamakta; ölümün sonsuz hayat için bir uyanış olduğunu işaret etmektedir.

Hadi bir başka hadisi şeriften devam edelim: “Ölmeden önce ölünüz!” Mecaz bilmez, söz sanatı bilmez, “anlam katmanı” bilmez, edebiyat bilmez biri için devrelerin yandığı yer burası olsa gerektir.

Ya da şu hadis-i şerif: “Kıyamet günü bana önce kolu en uzun olan kavuşacaktır.” Düz, ham, yassı adam için bu hadisteki “kol uzunluğu” fiziki bir uzunluk olarak anlaşılabilir ve bunu da böylece anlayanlar vardır. Hem geçmişte hem de bugün. Oysa “kolu uzun olmak” doğrudan doğruya kişiye “cömert” demenin mecazıdır Araplarda. Yani Efendimiz (sav) diyor ki: “Cömertlik iyidir.” Öyle ki hadisteki “Kıyamet günü bana önce…” kalıbı da mecazdır. Efendimiz (sav)’in “şu üç şeyi yapan…”, “şu iki şeyi yapmayan…”, “şu beş şeyden sakınan…” diye başlayan sözlerinin tamamı “fiilin önemine işaret etmesi” bakımından mecazdır. Tıpkı “cemaatle namaz kılmak yalnız namaz kılmaktan 27 derece daha sevaptır” hadisindeki “27 derece” terkibinin kesretten kinaye olması gibi.

Söz sanatı, edebiyat, anlam katmanı, hatta sosyokültürel gerçeklikler ve benzeri meselelere kafa yormamanın acıklı sonuçları oluyor, olmaya da devam ediyor. İşin tuhafı, mecazı anlamayanlar, bazen “apaçık gerçeği” de anlamaya yanaşmıyorlar. “Kur’ân zurnayla okunduğunda kıyameti bekleyin” hadisinden hareketle tüm müzikal formları haram kabul etmeye ilerleyen bir zihin de söz konusu değil mi bugün İslâm dünyasının genelinde? Maalesef söz konusu… Hatta bunu söylediğim için beni önce tarihselci, ardından modernist, en sonunda da kâfir ilan ederek Allah’ın dinini koruduğunu düşünecek bir dolu insanla aynı gökyüzünü paylaştığımı da biliyorum elbette.

Âyet ve hadislerde bile mecazı mecaz, kinayeyi kinaye, teşbihi teşbih olarak anlamayan adamların söz konusu “Türkçe tasavvuf edebiyatı” olunca nasıl kendilerinden geçip sertleştiklerini de gözden kaçırmamak gerekir.

Hadi bir örnek… Türkçeyi bir “din dili” haline getiren adamlardan biri, hatta birincisi olan Yunus Emre, mecaz bilmez, teşbih bilmez, edebiyat bilmez düz, ham, yassı adamlara göre kâfirin tekidir. Niçin? Çünkü “cennet cennet dedikleri / birkaç köşkle birkaç huri / isteyene ver Sen anı / bana Seni gerek Seni” demiştir ki bu küfürdür, şirktir, dinden çıkmışlıktır. Öyle midir peki? Elbette değildir. Kendi düzlüğünü, hamlığını, yassılığını bize dayatmaya çalışan adamların kendi cennetlerine kimseyi layık görmüyor oluşundan kaynaklanan bir sakatlıktır, hepsi bu.

Hâlbuki biraz söz sanatları bilgisi, biraz edebiyat ilgisi, biraz şiir neşvesi olan biri Yunus Emre’nin burada “Sen’in rızan bana yeter Yarabbi. Hakkımdaki muradın neyse ona razıyım. Tek arzum Sen’in cemalini görmektir” dediğini anlayacaktır. Cenneti, hurileri, köşkleri elinin tersiyle itmediğini de… Şimdi ben “aslında huri ve köşk kavramlarının kendileri de teşbihtir. İçeriklerini asla bilemeyiz” diyeceğim ama kâfir ilan edilmekten korkuyorum.

Diyeceğim şudur. Kendi kısırlıklarını bize “din algısı” olarak sunan adamlarla aynı toplamda, aynı vasatta yaşamak da, anılmak da istemiyorum. İster modernist olsun ister tarihselci olsun, ister Sünniliğin müdafii olsun, ister Neo-Selefiliği bize Ehli Sünnet diye pazarlayan bezirgân olsun… Vallahi bunaldım hepsinden. Yunus Emre’nin vazettiği “din algısı” bana yetiyor da artıyor. Ben “tek kişilik, en fazla on kişilik, bilemedin bin kişilik cennetler” hayal eden ve bu hayali pazarlayan tıkızların cennetine değil Yunus Emre’nin hayal ettiği genişler genişi cennete gitmek istiyorum. Yani tam o hocanın düşündüğü gibi düşününce gidilebilen cennete değil, “Allah’tan başka ilâh yoktur” denilerek gidilebilecek cennete.

Yunus bitirsin yazıyı: “Peygamber yirine geçen hocalar / Bu halkun başına zahmetlü oldı / Dutulmaz oldı Peygamber hadîsi / Halâyık cümle Hak’dan utlu oldı / Yûnus gel ‘âşıkısan tevbe eyle / Nasûha tevbe ucı kutlu oldı”

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.