Yazarlar Sıcaktı ve Feyruz çiseliyordu

Sıcaktı ve Feyruz çiseliyordu

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan Gazete Yazarı

İki arabaya doluşmuş bir grup esmer adam sıcağın insanı ısıran saldırganlığını görmezden gelerek Feyruz dinleye dinleye Şam’dan Malula’ya akıyorduk.

Tuhaf bir uyumu vardı yolculuğun, sıcağın ve Feyruz’un. Bunu ispatlayamam ama Şam’ı hafifçe ardımızda bırakır bırakmaz benimle birlikte arabadaki herkes yolculuğun bin yıldır sürdüğüne ve Feyruz’un bin yıldır orada öylece “la evvel merra” diye sızım sızım sızlandığına kesin olarak iman etmişti. Tam o sebepten, Firas “Malula’ya geldik abi” dediğinde hepimizde bir “bin yıllık yorgunluk” duygusu oluşmuştu. Elbette bunu da ispatlayamam.

Malula’nın girişine park ettik arabaları. Deha düzeyinde çekim fikirleriyle bildiğimiz Mustafa “koyun lazım abi” demişti çünkü.

Koyunların çobanının yıkıldı yıkılacak gibi duran evinin önünde, duvara asılı meşin kaplı pilli bir radyoda Feyruz çalıyordu. Bin yıllık yolculuğumuza çobanı da katmaya karar verdik böylece.

Mustafa’nın “bir de kamyonet lazım, arkası açık” cümlesi sonraki durağımızı da belli etti. Dokuz yüz altmış model bir kamyonetin Suriye bıyıklı yaşlı sahibiyle ücreti karşılığı anlaştık. Kamyonete biner binmez radyoyu açtı amca. Elbette Feyruz çalıyordu. “Yolculuğa hoş geldin amca” dedim. Geniş bir gülümseme oldu cevabım.

O genç çoban, koyunları ıslık çala çala yokuştan aşağı doğru ilerletirken kamyonetin arkasında “kayıt” dedik. Bin yıl öncesinden bir resimdi bu. O sıcağa rağmen örme bir kazak giyen çoban, elindeki asasıyla “Rab çobanımdır” diye dua ediyormuş gibi geldi hepimize. Belki de kamyonetten üzerimize çiseleyen Feyruz yüzündendi bu hissediş. Fakat bunu da ispat edemem.

“Şu manastırda da bir şeyler çekmek istiyorum” dedi Mustafa. “O zaman abdest alalım” dedim. Mustafa’nın yüzünde şaka yaptığımı zannettiğini belli eden o bakışı yakalayınca “ciddi söylüyorum” dedim, “Seyyide Takla’nın yanına abdestsiz girilmez. Hem ziyaret namazı da kılmak icap eder.”

Öykünün peşine düşmek konusunda benden bile meraklı olduğunu bildiğim arkadaşım hemen gelip girdi koluma. Bu, “anlat bakalım” demekti.

Anlattım: “Takla annemiz Anadolu’da yaşıyormuş aslında. Romalılar, bu muvahhid Hristiyan kadıncağızı öldürmek yahut işkence etmek maksadıyla peşine düşmüşler. Annemiz bu zalimlerden kaça kaça işte buraya, sonradan manastırının kurulacağı yere kadar gelmiş ama işte şu gördüğün kayalıklar yolunu kesmiş. Takla annemiz, ellerini açıp ‘ey benim, İsa’nın, tüm insanların ve gelecek olan Güzeller Güzeli’nin Rabbi. Senin rızan dışında bir şey yapmama gayretinde, kendisi için senden hiçbir şey istemeyen bir kulunum. Bana hayırlı bir çıkış yolu göster” diye yakarmış. Allah, o geçit vermez kayaların arasından bir yol yaratmış. Bir de Takla annemiz saklanırken susuzluğunu gidersin diye bir dere.”

Kayaların arasındaki küçücük yola baktı, akan dereye baktı ve “abdest alalım abi” dedi Mustafa.

Kabir ziyaretinden sonra kayaların arasındaki o küçücük birikintiye girdik. Girintileri ve çıkıntılarıyla tam ortadan ikiye bölünmüş o patikada niçin bin yıldır yolculuk ettiğimizi düşündüğümüzü anladık. Bu patika, o bin yıllık yolculuğun sonuydu ve kesin olarak Feyruz’un sızım sızım sızlayan sesi vardı hepimizin kulağında.

Patikanın tam ortasında ellerimi açıp dua etmeyi düşündüm. “Ey Takla annemizin ve İsa’nın ve Muhammed(sav)’in Rabbi. Şu bin yıllık yorgunluğu üzerimden kaldır” demeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim bundan… Yorgunluk, benim hikâyemin belirleyici duygusuydu. Seviyordum yorgunluğumu.

Dönüş yolunda arabayı süren şoföre “aç biraz şunun sesini” dedim, “aç da yaramız biraz daha kanasın, yorgunluğumuz biraz daha demlensin.”

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.