Yazarlar Sosyal çöküntü alanları, mülteciler ve dahası

Sosyal çöküntü alanları, mülteciler ve dahası

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan Gazete Yazarı

Birkaç gün önce kıymetli arkadaşım Mehmet Hakan Kekeç’in bir sosyal medya gönderisi ile yeniden zihinsel gündemime girdi bu mesele. Kekeç, Suriçi’ndeki mülteci yerleşimlerinden bahisle bunun yanlış olduğunu, hiçbir şehrin “eski şehir-old city”sini bu tip bir yerleşime açmadığını, mültecilerin şehrin belirli ve “eski şehir”den uzakta alanlarına yerleştirilmesi gerektiğini söylüyordu. Şüphesiz doğru söylüyordu. Bilhassa İstanbul’un eski şehrini yani Suriçi’ni, pek çok şeyden ve durumdan arındırdığımız oranda koruyabileceğimiz tartışmaya kapalı bir gerçek.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
İsmail Kılıçarslan : Sosyal çöküntü alanları, mülteciler ve dahası
Haber Merkezi 08 Haziran 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Sosyal çöküntü alanları, mülteciler ve dahası yazısının sesli anlatımı ve tüm İsmail Kılıçarslan yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Ne var ki, bugün itibariyle İstanbul’un en hatırı sayılır “sosyal çöküntü alanları”nın da Suriçi’nde olduğu acı, acıdan acı bir hakikat.

Sözlükler, “sosyal çöküntü alanı” kavramını aşağı yukarı şöyle tanımlıyor: “Bir şehrin fiziksel, sosyal ve ekonomik açılardan gelişme imkânı kalmamış; köhnemiş, büyük oranda terk edilmiş bölgeleri ile altyapı, eğitim, sağlık, kültür, yeşil alan gibi olanakları olmayan yoksulluk yuvası hâline gelmiş bölgeleri.”

Hadi genelde Suriçi ve özelde de Fatih-Balat arası için konuşalım bunu. Ve böylelikle biraz tarih, biraz da sosyoloji konuşalım.

“İstanbul’u kurtarsa kurtarsa bu adam kurtarır” denilerek 1935 yılında şehrin tüm planlaması kendisine emanet edilen ve 1951’e kadar yaptığı güzel işlerin yanında şehre bir dünya da kötülük yapan Fransız şehir planlamacısı Henri Prost’un, belki de verdiği en kötü karar şuydu: “İstanbul’da sanayi bölgeleri, surların bitiminden itibaren başlayabilir.”

Karar böyle olunca Eyüp, Sütlüce, Nişanca ve benzeri alanlar, zaten mevcut olan tesislere ek olarak irili ufaklı sanayi yatırımlarıyla doldu. Sanayi yatırımı demek, işçi sınıfı demekti malum.

Yeri gelmişken söyleyeyim. Meraklısı, İrfan Özet’in “Fatih Başakşehir – Muhafazakâr Mahallede İktidar ve Dönüşen Habitus” isimli önemli kitabından çok kıymetli bilgilere erişebilir bu meseleyle ilgili.

Sanayi tesisleri işçi sınıfını getirmiş Fatih-Sahil arasına. 6-7 Eylül olayları da buraların neredeyse bütünüyle azınlıklardan arınmasına yol açmış. 1980’lere gelindiğinde ise dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanları, Fener-Alibeyköy arası sahildeki sanayi tesislerinin ve kaçak yapıların yıkılması için irade koymuşlar ortaya.

Sanayi gidince işçi sınıfı da sanayi nereye gittiyse oraya gitmiş doğal olarak. Bu alan bir kez daha “sosyolojik dönüşüm” ile yüzleşmek zorunda kalmış böylece. 1990’larda terör balası tavan yapınca, devlet de güneydoğuda köy yakmaya başlayınca hatırı sayılır bir Kürt göçü gelmiş işçi sınıfının boşalttığı bu bölgeye. İmkânı olanlar değil ama… “Ne yapacaklarını bilemeyen fakir, imkânsızlıklarla pençeleşen Kürtler” şehre giriş kapısı olarak köhnemiş, mezbele görünümü arz eden bu bölgeye yerleşmiş. Zaten “gidemeyen”ler, yani eskimiş, köhnemiş evlerde oturan “sınıf altı toplulukların” varlığı da hesaba katılınca bu bölge olmuş size İstanbul’un en ciddi sosyal çöküntü alanlarından biri, belki de birincisi.

2010’lu yıllardan itibaren de “şehre tutunup sınıf atlayarak semt değiştiren” Kürtler yerini “ülkelerinden kaçıp ülkemize yerleşmek zorunda kalan” mültecilere bırakmış.

Şimdi burada dikkat isterim.

Bugün mülteciler yaşıyor diye değil, başlangıcı 70 yıla dayanan bir hata ile buralar “sosyal çöküntü alanlarına” dönüştüğü-dönüştürüldüğü için bu halde Suriçi. Ve çaresi de mültecilerin buraya yerleşmelerine engel olmak değil, buraları “yerinde kentsel dönüşüm” projeleri ile çöküntü alanı olmaktan kurtarmak.

Kabul edelim ki biz “yerinde kentsel dönüşüm” işinde de oldukça kötüyüz. Sulukule mahallesini Romanlardan kurtarıp(!!!) oraya Osmanlı Konakları bilmem ne gibi rant odaklı projelerle doldurmak değil çünkü yerinde kentsel dönüşüm.

Kekeç’in tespitine dönelim ve şunu yeniden vurgulayalım. Bugün “mülteciler yaşıyor” diye bu halde değil Suriçi. Yapılan zincirleme yanlışlarla “mülteci yerleşimine açık” hale getirilmiş buralar, hepsi bu.

Gözümüzün bebeği gibi bakmamız, korumamız gereken eski şehrimiz bugün itibariyle barındırdığı sosyal çöküntü alanları sayesinde “şehirde tutunmak zorunda olan sosyolojik kesimlerin ilk durağı” haline geldiyse sorun mülteci kardeşlerimizde değil, bizdedir.

Yerim bitti. Hem “Suriçi’nde yerinde kentsel dönüşüm mümkün mü?” meselesini hem de “mülteciler-göçmenler gettolaşırsa ne gibi sorunlar yaşarız?” meselesini konuşmak lazım oysa. Sonraki yazılarda inşallah…

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.