Yazarlar Duygu Asena

Duygu Asena

Kürşat Bumin
Kürşat Bumin Gazete Yazarı
Bugün bu köşede "Satır başları-Lübnan" başlığıyla yazdığım üç yazının ikincisi ile karşılaşmanız gerekiyordu. Ancak Duygu Asena'nın ölümü bu sırayı bozmuş bulunuyor... Biliyorum, Duygu Asena ile gazetemizin "dünyaları" epeyce farklı. Ama ben yine de cenazesinin kaldırıldığı gün Yeni Şafak da ona bir köşe yazısı ayırmalı diye düşündüm.

Kendisini sizin gibi ben de uzaktan, yazılarından tanıyordum sadece. Yazdığı kitaplar içenden sadece onu bu derece ünlü kılan kitabını, "Kadının Adı Yok"u okumuştum bir zamanlar... Hani şu "Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu"nun yasakladığı (ne beter bir ülkede yaşıyormuşuz) kitabını. Yazılarına, özellikle de Kadınca dergisinin başında olduğu yıllardaki yazılarına da aşinalığım var.

Duygu Asena asıl olarak, hiç şüphe yok, 80 sonrası Türkiyesi'nin -üzerindeki 12 Eylül acısı ile- "özel hayat"ın nimetlerini keşfetmeye çıktığı ve kafaların bayağı karışık olduğu yıllarının bir yazarıydı. "Dogmatik" olarak niteyebileceğimiz bir "aşırı politizasyon" çok acılı olarak sona ermiş, insanlar "özel hayat"ın "hazcılık"ın erdemlerine savrulmaya başlamıştı. Tarihte hemen her zaman olduğu gibi bir bakıma... Stoacılık'ı takip eden Epikurosculuk; Hıristiyan Ortaçağı'nı takip eden Rönesans'ın ve de özellikle Rabelais'in hazcılığı; sonra mutlakiyetçiliği takip eden Voltaire'in "kahkahası" (...) ve nihayet 12 Eylül'ü takip eden Türkiye hazcılığı...

"Cinsellik", muhakkak ki, öne çıkan "özel alan" içindeki en özel alandı. Birbirinden çok farklı yaklaşımlarla tabii ki. Bir tarafta Playboy'un Türkiye'de yayımlanmasının "devrim" olarak algılanması, diğer taraftan ise ilk kez (ben öyle biliyorum) YAZKO'nun yayımladığı "Somut" dergisinde feminizme ilişkin ilk yazıların yayımlanmaya başlaması.

"Cinsellik"e ilgi bununla sınırlı kalmadı tabii ki... Türkler önce (adlarına yakışır bir biçimde!) "Erkekçe"nin etrafında toplandıktan sonra sıra "Kadınca" gibi dergilere de geldi. Tirajlar bugün hayal bile edilemeyecek seviyedeydi. Rekor "Erkekçe"nin elinde olsa da "Kadınca"nın da 90 bin tirajı yakaladığına şahit olundu.

Türkiye -çok şaşılacak bir biçimde- "cinselliği keşfediyordu" sanki... (Oysa Türkiye'nin de içinde yer aldığı o "Doğu" ki, Çin'inden Osmanlı'sına uzanan bir coğrafya da aslında bu işin anavatanıydı!)

Bu gelişmeler sonuç itibariyle iyi oldu tabii ki... Diğerleri gibi bu toplum da (nihayet!) herkesi doğrudan ilgilendiren bir alan hakkında düşünür ve konuşur oldu... "Muzır kurul" gibi muzırlıklar gecikmese de, zamanla epeyce şey yerine oturdu.

Duygu Asena -benim açımdan- asıl olarak, işte bu dönemin, yani "68"i takip eden yılları aslından çok farklı olarak kavga-döğüş içinde geçirdikten sonra, "acılı", hem de "çok acılı" olmasına rağmen yeni "alanlar"la tanışmaya başlayan 80'li yılların Türkiyesi'nin yazarıdır.

İsterseniz, en iyisi ben burada durayım ve sözü ülkemizdeki feminist hareketin önde gelen yazarlarından Ayşe Düzkan'a bırakayım:

"'Ayşeler uyanın Alileri uyandırın'; Duygu'nun Kadınca'da bir dönemi başlatan yazısının başlığı. Bu sadece Kadınca değil, Türkiye basını açısından da bir devrim sayılır. (...) Duygu'nun Kadınca'da, bu değişikliği gerçekleştirmesi, kadınların da kendi özgürlüklerini aramanın, seslerini duyurmanın yollarını aramasına denk geliyor. Kadına yönelik şiddet gibi özel, aile arası, önemsiz meseleler olarak görülen konuların üzerinde düşünülür, gruplar örgütlenirken Kadınca da bu konulara yer veriyor, kadın cinselliğini sorguluyordu. Duygu, o hareketin parçası olmadı hiç, yazar ve yönetici olarak doğru yaptığını düşünüyorum. Böyle durumlarda rekabet ve düşmanlık adettendir. Ama Duygu kendisinden genç, daha hareketli ve muhalif siyasete daha yakın bizim gibi kadınlara karşı dostluk ve dayanışma gösterdi hep. Onun yaptıkları ve hayatı, bizim yaptıklarımız ve hayatımızla iç içe değil ama yan yana yürüdü. (...)

"1987 Türkiye'de kadınlar açısından çok önemli bir yıl. O yıl darbe sonrasının ilk yasal gösterisini yaptı kadınlar ve Türkiye'nin ilk feminist eylemi; Dayağa Karşı Yürüyüş gerçekleşti. Aynı yıl Duygu'nun 'Kadının Adı Yok'u yayımlanmıştı. (...) feminizm ve en tanınmış yüzü Duygu Asena bir yaylım ateşi altında ve bu cephenin arkasında solcular ve sağcılar el eleydi.(...) Duygu ise binlerce kadının aklına ve hayatına ışık kattı. Bugün töre cinayetleri haber oluyorsa, dayak yiyen kadınlar karakola başvuruyorsa, genç kızlar babalarına, ağabeylerine, sevgililerine karşı seslerini yükseltebiliyorsa bunda onun payı var...."

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.