Yazarlar "Kötülüğün sıradanlığı" mı, yoksa "radikal kötü" mü?

"Kötülüğün sıradanlığı" mı, yoksa "radikal kötü" mü?

Kürşat Bumin
Kürşat Bumin Gazete Yazarı
Dün akşam karımla birlikte İstanbul Üniversitesi Rektörü ve YÖK Başkanı tarafından Prof. Bülent Tanör'ün "meslekten men" ile cezalandırılması amacıyla başlatılan kampanyayı gözden geçirdik. Tanör'ün 'suçu' malûm: "Tam gün statüde çalışan öğretim üyesi olmasına rağmen, TÜSİAD için yaptığı çalışma karşılığı aldığı ücretten üniversite döner sermaye hesabına bir tutar yatırmamak." (!)

Tabii ki gülünç bir suçlama; Sabah'tan Ali Bayramoğlu dünkü yazısında "akıl alır gibi değil" diyor.

Kampanyanın kahramanlarını uzun uzadıya tanıtmaya gerek yok; ama isterseniz hiç değilse, Bayramoğlu'nun İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu'na ilişkin şu cümlelerini atlamayalım: "Üniversiteyi kışla haline çeviren, düzenlediği 'fener alayları'na öğretim üyelerini katılmaya mecbur eden, bilim kurumlarının asli görevinin rejim için 'aktif mücadele' olduğunu her fırsatta ifade eden, özgür aklı hedef alan bir zihniyettir Alemdaroğlu zihniyeti."

Bayramoğlu'nun yazısının yayınlandığı gün, "cadı kazanı"nın ne istikamette geliştiği hakkında yeni bilgileri de Radikal'den Hilal Köylü'nün haberinden öğreniyorduk. Son durum şöyle: YÖK Başkanı Kemal Gürüz, cezanın Genel Kurul'da tartışılmaması için "cezada son karar" yetkisini "YÖK Yürütme Kurulu"na devretmiş. Akıllı bir seçim; "kendi aramızda oluruz" diye düşünmüş olsa gerek. YÖK Genel Kurulu'nun yeni üyeleri "problem" çıkarabilir!

Nitekim, YÖK Genel Kurul Üyesi Aysel Çelikel, "Genel kurulda dekan ve rektörler hakkındaki cezalar konuşuluyormuş. Ceza alan çok öğretim üyesi olduğu için, bunlarla ayda bir kez toplanan genel kurulun ilgilenmesi gereksiz görülmüş ve yetki yürütme kuruluna devredilmiş. Böyle açıklandı, karşı çıkıp yetki istedik ama YÖK bildiğini okuyor" diyor.

Yani özetle, "YÖK'te çare tükenmez!"

Bülent Tanör'ün durumunu karımla birlikte gözden geçirirken, yapılan bu işin adını koymaya çalıştık. Ortada bir "kötülük" olduğu apaçıktı ama ne tür bir kötülük?

Karım, Hannah Arendt'in "Eichmann Kudüs'te" adlı kitabında yaptığı bir sınıflamayı hatırlattı. Eichmann, İsrail yetkililerince yakalanıp İsrail'de yargılanan bir nazi... Arendt'in Eichmann'ın yargılanmasını izlerken "kötü" ve "kötülük"ten özetle şöyle söz ediyor: Eichmann'ın davranışlarına ve anlattıklarına bakılacak olursa, "kötülüğün sıradanlığı" gibi bir durumla karşı karşıyayız. Çünkü Eichmann, bir "kötülük" yaptığına inanmıyor. O özel hayatında "iyi bir baba ve iyi bir eş"; onun yaptığı, üstlerinden gelen emirleri uygulamaktan ibaret. Hatta, kendisine yönelik suçlamalar karşısında "şaşıran" birisi... Bir insan olarak bir "kötülüğün" taşıyıcısı değil... Özel alan(ın)da "iyi" bir insan olarak, kamusal alanda yol açtığı "kötülükler" hakkında hiç kafa yormamış; yani özetle, "radikal kötü" terimiyle anlatılacak bir durumda değil. O bir memur...

Çok zor bir konu tabii ki... "Kötü", "kötülük", "bireysel sorumluluk", "özel ve kamusal hayat" gibi pek çok kavramın birbirleriyle ilişkilendirilerek anlaşılması gereken zor bir durum...

Peki, bu durumdan bizim hikayemiz için nasıl bir sonuç çıkarabiliriz? İstanbul Üniversitesi Rektörü ve YÖK Başkanı'nın sergiledikleri "kötülük"ü hangi fasla sokacağız? Merak etmeyin bu konu o kadar zor bir konu değil! Ortada "kötülüğün sıradanlığı" gibi bir durum olmadığı apaçık; Madem ki söz konusu olan kişiler sadece birer "memur" değil aynı zamanda birer "aktör"dür; madem ki olup yaşananlar kamusal alana sımsıkı bağlıdır, o halde olup biteni "kötülüğün sıradanlığı" yerine "radikal kötü" kavramına başvurarak açıklamanın zamanı çoktan gelmiştir...

NOT: Yıllık iznimi kullanmak için yazılarıma iki hafta ara veriyorum.K.B.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.