Yazarlar Toplumun yaşayan dili, canlı sözü

Toplumun yaşayan dili, canlı sözü

Leyla İpekçi
Leyla İpekçi Gazete Yazarı

Gençlerin atiset/deist olmalarını sorun ederken onların bizim yaşantı kültürümüzün bir yansıması olduğunu göremiyoruz. Onların düşüncelerimizle, yazıp çizdiklerimizle veya bilgi birikimimizden ziyade tamamen yaşantımız ve tavırlarımızla bize ayna olduklarını kabullenemiyoruz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Leyla İpekçi : Toplumun yaşayan dili, canlı sözü
Haber Merkezi 04 Kasım 2018, Pazar Yeni Şafak
Toplumun yaşayan dili, canlı sözü yazısının sesli anlatımı ve tüm Leyla İpekçi yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Evet, gençler giderek kopuyor dini söylemlerden. Bırakın Müslüman kültürünü solumayı, muhafazakâr çevrelerde yetişen, dini eğitim almış olan gençler bile usanmış durumda önlerine konulan kin, öfke, haset, kibir, yalan, tamah, riya, gösteriş, suizan, gıybet dolu hayattan.

Din evet camilerde ihya edildiğinde tamamlanmış olmuyor. Camilerin ahır yapıldığı bir dönemin zulmünü üzerimizden atma gayreti öncelikle adım başı cami inşasına evrildi doğal olarak. Ama ya vücudumuzun camii, şükrünü eda etmekle yükümlü olduğumuz bizde cem olan hakikat bilgisi? Bu idrakin neresindeyiz, hayatımızda bunun ispatı var mı?

***

Menakıpları masal ile karıştırdığı için manayı tabir edemeyen ve vahyin katmanlı yapısını anadilimizde açan dil üstatlarını Kur’an dışı görerek dışlayan bizim neslimizin yetiştirdiği çocuklar evet nefsimizin geldiği merhalenin aynası. Dini vaaz duymak istemiyorlar, çünkü onlara didaktik bir tonda ders veren, nutuk çeken ve onları hizaya sokmaya çalışan kişilerin dini tekeline almış kibirlerini aşarak kalpten kalbe geçebilecekleri bir yol yordam bulamıyorlar.

Onlardan şimdi kişisel menakıplarını edebiyat zevki (dil edebi) içinde icra etmelerini mesela hakkıyla bugünün ve buranın romanını yazmalarını bekleyemiyorum. Onlara toplumsal yaşantımızın solmayan gülünü yeniden koklatacak arifler, veliler, hak dostları medyanın güncel dilinde değilse bile tenhada konuşuyor yaşıyor, yaşatıyorlar. Ama bunları işitmek talip olmakla ilgili muhakkak.

Şimdilik hiç değilse tevhid sanatının inceliklerini gençlerin yeniden zevk etmesini teşvik edebilsek. Gençlere vaaz vermekten çok daha tesirli olacaktır bugünün sanal medya kültüründe bu gönül eğitimi. Zira: Bir toplumun dili hangi seviyedeyse, gönül medeniyeti o kadardır deyip durmam boşa değil.

Evet dilini ‘gönül’ kılmadığı sürece pek çoğumuz anadilimizde derinleşemiyor, algı seviyemizi geliştiremiyoruz. Gençlerde yukarıda dediğim gibi anadilinde kendini bilme şuuru açılmadığından dinin kalbine de yaklaşamıyorlar. Dil yetersizliği, gönül dilinin de tutulmasına yol açıyor. Hem gençlerde hem bizde.

İdeolojik, medyatik tartışmalarla, felsefi kuramsal vaazlarla misal beş vakit namaz kılmanın hikmeti gönüllerinde açılmıyor. Aksine etraflarındaki örneklere bakıyor ve bir zamanların Kemalist söylemin çoğaltıyorlar farkında olmadan: “Çalıp çırpıyor, kalp kırıyorsunuz, kıldığınız namaz neye yarar!” diyerek muhafazakâr büyüklerine itirazlarını yüksek sesle dillendirdiklerinde ateist deist olarak bir de suçlanıyorlar.

Güncel dilin gelenekle ilişkisini alfabenin değişiminden beri usul usul yitirdiğimizden beri hızla manayı sığlaştırdığımız da bir gerçek. Fakat bu konuda bir atılım yapabilecek herhangi bir müessesemiz yok şu an. Neresinden baksanız, neyi yitirdiğimizin dahi farkında değiliz.

Müslüman düşünceyi gözardı ettiğimizi söylüyor bugün pek çoğumuz. İyi de düşünceye hapsettiğimiz bir tevhid hakikati bizi kavramların felsefesine hapsetmez mi? İzm’lerle sıkışır mı, ideolojilere sığar mı tevhid dili?

Nefsimizi Müslüman etmeye dönük bir gayrete girmedikten sonra, davranışlarımızdan ta hayallerimize kadar neyi bildiğimizi ispat edemedikten sonra, kalbimizi terbiye edemedikten sonra dilimizi kanatlandırmaya, gönül kılmaya yeterli olabilir miyiz?

***

Geçtiğimiz günlerde bu algı ve ispat yoksunluğumuza örnek gösterebileceğim iki metin üst üste gözümün önünden geçti. Biri Mevlana’yı insan haklarına, diğeri Yunus’u hümanizmaya yerleştirme gayretinde iki metin.

Elbette Yunus’un mesela sadece ‘bir ben var benden içeri’ sözünü ele almak bile bugünün nefs-i emmare piyasasına çare olmaya çalışan psikologlara derinleşme getirir, hatta Yunus ve varoluş psikolojisi gibi ilk bakışta alakasız gelecek terkipler bile anlamlı hale gelecektir.

Ama bugünün sınırlı küresel terimlerine bu evrensel hakikat dilini sığdırma niyeti bizi bir kez daha sığ su birikintilerine çekiyor. Türkçe’yi Yunus sonrasında kanatlandırıp onu hakikat dili haline getiren erenlerin nutk-ı şeriflerinde kullandığı dil öylesine katmanlıdır ki, elbette dediğim gibi insan hakların söylemlerini de ihya eder, hümanizmi de. Sosyolojinin de psikolojinin de, felsefenin de hudutlarını genişletir.

Lakin mana dilinin efendilerini bugünün bu küresel söylemlerini açıklamak için güncel terminolojiye yerleştirme çabası maalesef bizim dilimizin seviyesinin ne kadar vasat olduğunu fark edemeyişimizin tezahürü.

Mevlana’nın Farsça’sı da bu vasat algıyla mı değerlendiriliyor diyenler için şunu hatırlatmakta fayda var: Hangi dilde yaşıyor, nefes alıyor, seviyor, kendimizi bilmeye çalışıyorsak, hangi dilde edepleniyor, üslup oluşturabiliyorsak, o bizim yaşayan kültürümüzdür ki Mevlana’nın Farsça’sı da buna dâhildir.

Nihayetinde bir toplumun yaşayan dili, canlı sözü onu dirilten, ona nefes üfleyen kâmillerin dirilttiği manayla kaim. Evde sokakta bağ bahçede konuşulan dili kanatlandırıp gönül / mana dili kılan Yunus gibi Mevlana’nın da Mustafa Tatcı hocamın deyişiyle dili Rab’cedir. Gönlümüzün anadili. Biz işittiğimiz oranda gerçeği canlandıracak olan.

Vahip Ümmi’nin canlı sözüyle bitirelim:

Dilimin güftârıdır âb-ı hayatın zübdesi

Can u dilden dinler isen işde irfan gel beri!

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.