Yazarlar Nene Hatun

Nene Hatun

Mehmed Niyazi Özdemir
Mehmed Niyazi Özdemir Gazete Yazarı

Kore’de Türk süngüsünün bütün dünyanın gözlerini kamaştırmasından sonra, Erzurum’a gelen NATO Başkumandanı General Ridgway (Riçey), kerpiç bir evde yatan yaşlı bir hanımı ziyaret etmek ister. Tertemiz bir odada yatan bu hanımın yatağına yaklaşır ve yanındakilere dönerek şunları söyler:

“Birçok millet kahramanlarını sadece kahramanlık sanatı olan orduların içinde arar ve ancak bu şekilde bulur. Türklerde ise hakiki kahramanlar, akla gelmeyen mütevazı köşelerin iddiasız sakinleridir. Mamafih kahraman olmaya ihtiyaçları da yoktur; çünkü kahraman olarak yaratılmışlardır. Nene Hatun’un elini bu duygularla öpüyor, onu tanımış olmakla iftihar ediyorum.”

Erzurum’un son dönem tarihinin birkaç simgesinden biridir Nene Hatun…

***

Rus ordusunun Kars’ı almasından sonra Erzurum’a çekilen askerin düzenlenerek istihkâmlara yerleştirilmesi henüz tamamlanmamıştı. Düşman bunu fırsat bilip bindirmek istedi. 1877 yılı Kasım ayının 8. gecesi, sabaha iki saat kala, Topdağı’nın ilerisinde bulunan Aziziye istihkâmlarından birden silâh sesleri yükseldi. Top, tüfek sesleri çevreye yayıldıysa da esas vuruşmanın Aziziye Tabyası’ında olduğu belli idi; ama ne olup bittiğine dair sağlıklı bir bilgi karargâha intikal etmiyordu. Kumandan Ahmet Muhtar Paşa üç taburla Topdağı’na çıktı. Oranın kumandanı Müşir Hasan Tahsin Paşa’nın da ne olup bittiğine dair bilgisi yoktu. Bulunduğu tepeden Ahmet Muhtar Paşa gözlerini Aziziye istihkâmlarına dikti. Tabyaların birinde boğazlaşma sürüyor, diğer ikisinden ses seda çıkmıyordu. Sessizliğe gömülü olanların el değiştirmiş olabileceğini tahmin etmesine rağmen fazla emin olamıyordu. Duruma göre hareket etmesini emrederek ihtiyat kuvvetlerinin kumandanı Kaptan Mehmet Paşa’yı, Aziziye Tabyası’na gönderdi.

Kaptan Mehmet Paşa, Aziziye Tabyaları’nın ortasında bulunan ‘Müdafaalı Kışlası’na yaklaşınca mazgallardan şiddetli bir ateş yükseldi. Bu çatırtı üzerine, kışlaya kol nizamında yaklaşmakta olan askerler sapır sapır dökülmeler başlayınca, taburlar dağılıp avcı düzenine girdiler. İkiye ayrılan Mehmetçikler kışlanın sağından ve solundan hücuma kalktılar. Üzerlerine mazgallardan tüfek atışı artarak devam ediyordu. Artık şüphe kalmamıştı; düşman Aziziye’nin iki tabyasını ele geçirmiş, üçüncüsünü de avucuna düşürmek üzere idi. Kaptan Paşa’nın birliklerini güçlendirmek için yeni taburlar gönderildi.

                     Aziziye Tabyası’nda gittikçe yoğunlaşan top tüfek gümbürtüleri Erzurum halkını uyandırmıştı. Bütün camilerden halkı savunmaya teşvik edici konuşmalar yapılıyor, Ayaz Paşa Camii’nin müezzini, 80 yaşındaki Hacı Abdullah da gür sesiyle ortalığı inletiyordu:

“Ey ahali! Ey Erzurumlular! Moskof kâfiri Aziziye’yi bastı. Allah’ını seven, eli silâh tutan herkes, askerimizin yardımına koşsun! Vatanını seven yetişsin!”

***

 Nene Hatun’la eşi de uyanmışlardı. Pasinler’e bağlı Çeperli Köyü’nü Ruslar işgal ettiğinde üç aylık yavruları Nazımla birlikte Erzurum’a sığınmışlardı; şimdi sıra buraya mı gelmişti? Hayata dair ne güzel ümitleri vardı, huzur içinde bir gelecek hayal ediyorlardı. Ama şimdi savaşın en dehşetli anını yaşıyorlardı… Yavruları da top ve silah sesleri ile uyanmış, ürkek ürkek çevresine bakıyordu. Eşi Nalbant İbrahim, baltasını kaptığı gibi dışarı fırladı. Üç beş adım attıktan sonra geri döndü:

“Nene, Rus tabyalara girmiş. Sen evde kal, çocuğa sahip ol, peşimizden gelme! Ben düşmanın üzerine gidiyorum. Biz Rus’u durdururuz, ama eğer düşman bizi çiğner de şehre girerse; siz kendinizi boğun; sakın canlı teslim olmayın!”

***

Mahallenin imamı Hafız Mehmet Efendi sık sık Nesibe Hatun’u anlatır, Peygamberimizle omuz omuza yaptığı savaşlarını her dinleyişinde Nene Hatun’un gözleri yaşarırdı. Şimdi iş başa düşmüştü, gerekeni yapmalıydı. Cennet kokulu küçük Nazım’ı “Rabbim, Sen verdin, Sana emanet ediyorum” diyerek beşiğine yatırdı. Ağzına emziğini koydu. Titrek dudakları ile alnından yavaşça öpüp, üstünü güzelce örttü. Satırı kaptığı gibi o da dış kapıya fırladı. Ellerinde taş, sopa, balta, kazma, tırpan bulunan müthiş bir kalabalık Kars kapıya, Kavak kapıya doğru akıyordu. Nene Hatun, Köse Mehmet Ağa’nın karısı Şerife’yi, Kara Fatma’yı, Topal Gülizar’ı kalabalığın arasında görünce, ölüme giderken can yoldaşlarını bulmuş gibiydi. Ayaz Paşa Camii imamının gür sesini kalabalığın ancak bir kısmı duyabiliyordu. Hoca:

“Ey Ahali! Gün bugündür; ya şehit, ya gazi olacağız; ama ecdat yadigârı bu toprakları düşmana vermeyeceğiz!” diye haykırıyordu.

Kalabalığa gencecik kızlar, çocuklar da katılmıştı.

Kaptan Mehmet Paşa’nın emrindeki askerler sivil halkın yaklaştığını görünce daha da heyecanlandılar. Mecidiye Kışlası’nı aşıp korumasız ama korkusuz bir şekilde düzlüğe yayılan gönüllüler, ellerindeki satır ve baltalarla top ve tüfeklerin üzerine cesurane yürüyor, düşmana yaklaştıkça hızlanıyorlardı. Çok geçmeden halk, düşenlere aldırmadan tabyanın duvarlarına ulaşmıştı. Bazı gönüllüler, düşmanın tabyalara girmek için kullandığı iskeleleri bulmuş, onları tekrar taş duvara yaslamıştı. Merdivenlere tırmanan Kaptan Mehmet Paşa’nın neferleri, mazgalların arasındaki Rus askerine mermi yağdırmaya başlamıştı. Halk, omuz darbeleri ile tabyanın demir kapısını devirip içeriye girdi. İlk girenler düşman ateşi ile yere serilmişti; fakat şehitlere basarak hücuma devam eden ahali, kısa sürede Rus askerinin boğazlarına sarılmaya başlamıştı.

Tüfeklerini doldurmaya vakit bulamayan Ruslar, üzerlerine çılgınca saldıran Erzurum halkına karşı süngüleri ile kendilerini savunmaya çalışıyorlardı. Ama başarılı olmaları mümkün müydü? Kadın – erkek, çoluk çocuk ellerindeki balta, satır, nacak ve taşları korkunç bir hırsla vurdukça beyni parçalanmış, kafası gözü yarılmış Rus askerleri ardı ardına yıkılıyor, kışla kan gölüne dönüyordu. Bir ara Nene Hatun, komşuları Hakkı Efendi’yi gördü; iki büklümdü. Aksakalları yakuta boyanmıştı, birden yere yuvarlandı. Sonra başını sağa çevirdi, ağabeyi Hasan’ı gördü. Yere düşmüştü, kanlar içindeydi. “Ah ağabey!” diye ağlayarak, ona sarıldı. Sırtına alıp hekime yetiştirmek için eğildi. Lâkin aklı başında olan Hasan, aldığı yaradan kurtulamayacağını hissetmişti:

 “Ağlama kardeşim, anamız bizleri bugünler için doğurdu. Ben de dedem gibi şehit olabilmek uğruna nice geceler dua ettim. Allah duamı geri çevirmedi, düşmanı kovdu ya,” dedi, ardından gözleri gökyüzünün sonsuzluğuna çakıldı.

Nene Hatun’un gözyaşları sicim gibi akıyordu. Şimdi elindeki satırı, şehit düşen ağabeyinin acısını, bin Moskof öldürse bile içinden atamayacağını bile bile, daha büyük bir hırsla Moskof askerinin başına indiriyordu…

***

 Sonunda Aziziye kurtarılmış, 2.000’e yakın Moskof askeri öldürülmüş, binlercesi de yaralanmıştı. Halktan da çok şehit ve yaralı vardı. Nene Hatun da yaralanmış, elinde satırı olduğu halde dövüşürken aldığı yaranın etkisiyle kanlar içinde yere yıkılmıştı. Fakat baygın bulunduğu o anlarda dahi kanlı satırını sımsıkı kavramıştı…

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.