Yazarlar Hikayeler kısa, gölgeleri uzun

Hikâyeler kısa, gölgeleri uzun

Mehmet Şeker
Mehmet Şeker Gazete Yazarı

Şairanelik, şairliğin önüne geçiyorsa; şair gibi davranma durumu yerleşik tavır haline dönüşmüşse, ‘hava’ ağır basıyorsa, sıkıntı var demektir.

Bir fotoğrafın, kişinin veya manzaranın aslından daha çok önemsenmesi gibi…

Görüntü, gerçeğin önüne geçmemeli.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Mehmet Şeker : Hikâyeler kısa, gölgeleri uzun
Haber Merkezi 08 Nisan 2018, Pazar Yeni Şafak
Hikâyeler kısa, gölgeleri uzun yazısının sesli anlatımı ve tüm Mehmet Şeker yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Aynı şekilde şairlik, şiirden daha mühim görülmemeli.

Bir kişi nasıl ki muhacirden dolayı ‘ensar’ vasfını kazanıyorsa, şair de şiirden dolayı şairdir.

Öğrenci yoksa, kimse bilgi talep etmiyorsa, öğrenecek birileri bulunmuyorsa, öğretmen de boşta kalır.

Müşteri yoksa, satıcının hükmü ne?

Şair, şiirden mahrum kaldığında, tacı tahtı alınmış krala benzer.

Esir düşmüş gibi.

*

Cengiz Aytmatov, Beyaz Gemi’de küçük bir çocuğun gözüyle bakar dünyaya.

Uzaklardaki babasını bekleyen çocuk, yalnız başına dolaşmadığı zamanlarda dedesiyle vakit geçirir, onun anlattığı hikâyelere kulak verir.

Dede, hikâyelerden birinde, iki ‘han’dan bahseder.

Geçmiş zamanlarda bir han başka bir hana yenilerek esir düşer.

Galip olan, bir teklifte bulunur.

“Eğer istersen benim kölem olarak yanımda kalır, uzun zaman yaşayabilirsin. İstemezsen, son arzunu yerine getirir, sonra da seni öldürürüm.”

Diğeri köle olarak yaşamayı kabullenemez.

Son isteği ise vatanından herhangi bir çobanın getirilmesidir.

“Ne yapacaksın çobanı?” diye sorar güçlü han.

Esir olarak yaşamaktansa ölmeyi tercih eden han, ölmeden önce ondan bir türkü dinlemek istediğini söyler.

*

Sırada bir başka çocuğun hikâyesi var.

Bu daha küçük, henüz üç yaşında.

Annesi, az önce sağdığı koyun sütünü ısıtmış, tasın içine ekmek doğramış, oğluna vermiş.

Ufaklık, tek katlı toprak zeminli köy evinin iç avlusunda tokmağa oturmuş, şimşir kaşıkla karnını doyuruyor.

O sırada bir yılan gelmiş.

Tasa başını uzatmış.

Süt içmeye başlamış.

Küçük çocuk, misafirin sadece sütü içip ekmeğe dokunmamasını hoş karşılamamış.

“Mamasından da ye” diyerek, elindeki kaşıkla yılanın başına vuruyormuş.

Başına kaşık değince yılan biraz geri çekiliyor, sonra yine süt içmeye devam ediyormuş.

Oyun gibi.

“Mamasından da ye…”

“Mamasından da ye…”

Anne merak etmiş, “Bu çocuk tek başınaydı kiminle konuşuyor ki?”

Ufaklık o yaşta korkuyu bilmiyor.

Çünkü korku da öğrenilen bir şey.

Kadın yılanı görünce çığlık atmış ve yılan kaçıp gitmiş.

*

Ben bu hikâyeyi öğrendiğimde, sekiz-on yaşındaydım.

Sütüne ortak çıkan yılanı “Mamasından da ye…” diye uyaran o küçük çocuksa büyümüş, koca adam olmuştu.

Zeytinyağından sabun yapıp pazarda satıyordu.

Yıllar çok mu hızlı geçiyor ne…

Vefatının üzerinden neredeyse çeyrek asır geçmiş.

*

Bugünün nasibi kısa hikâyelerden çıktı.

Post Öykü’nün son sayısında yer alan Ertuğrul Emin Akgün’ün üç kısa öyküsünü yeni okumuş gibi.

Sözünü etmişken, onlardan birine bakmak iyi olur.

‘Yolcu’ başlıklı olan şu şekilde:

Zaman Yolculuğu Araştırmaları biriminin yetkili profesöründen iki gündür haber alınamıyordu. Ofisinde bulunan kayıt makinesindeki son cümleler ise şöyleydi:

“Test 2050. Sanırım bu defa başa”

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.