Yazarlar Savaş, Batılının ruhunda

Savaş, Batılının ruhunda!

Mustafa Özel
Mustafa Özel Gazete Yazarı
Cemil Meriç'in medeniyetler çatışması histerisine cevabı: "Biz kıt'alar arasında ezelî bir savaşa inanmıyoruz. Savaş, Avrupalının ruhunda."

STV'deki Düşünce Ekseni programında Ali Bulaç ile Etyen Mahçupyan'ın sorularına büyük bir yetkinlikle cevap veren Ahmet Davutoğlu, modern Batı medeniyetinin, insanoğlunun özgürlük ve güvenlik sorunlarını çözemediğini, tam aksine bu meselelerin çözümünü akılalmaz ölçüde güçleştirdiğini; İslam medeniyetinin bu uğrakta insanlık için sağlam bir kaynak olduğunu dile getirdi. Modern medeniyete yöneltilen bu ciddi eleştiri, modernliğe gömülü zihinler için hemen anlaşılır değildir. Ancak, bu büyük hakikatı anlaşılır kılmadıkça, insanlık için şifaverici ve gerçekten küresel bir kurtuluş alanı açmak mümkün değildir.

Cemil Meriç, medeniyetler çatışması histerisine kapılan (veya böyle bir tezgahı bilimsel kalıplara dökmeye çalışan) Amerikalı sosyal bilimcilerden onbeş yıl kadar önce kaleme aldığı bir yazıyı şu sarsıcı hükümle noktalıyordu: "Biz kıt'alar arasında ezelî bir savaş olduğuna inanmıyoruz. Savaş, Avrupalının ruhundadır." Hükmün anahtar kelimeleri: Kıt'a, savaş ve Avrupalının ruhu. Birincisi gerçeklikten çok, efsane. Asya'nın Atlantik'e uzanan küçük burnu "Avrupa" adıyla bir kıt'a oluyor da, ondan çok daha büyük Hind sadece Asya'nın parçası sayılıyor! Niçin? Kavramların vaftiz babalarını tanımadan, mahiyetlerine nüfuz edemeyiz. "Kıt'a", coğrafî gerçeklik değil, zihnî bir inşâ. Bir mit.

Savaşa gelince. Modern Avrupa'nın kökenleri savaş örsünde döğüldü. Savaşı, sosyal sistemlerin ezelî bir veçhesi saymak başka, bir toplumsal sistemin savaşla vücut bulması büsbütün başkadır. Meriç, yukarıdaki hükmünü şöyle tamamlıyordu: "Sınıflar arası savaş, milletler arası savaş, tabiata karşı savaş. Nizamını bir türlü kuramıyan bu tedirgin ruh, arzı geniş bir salhâneye çevirmiştir ve çevirmektedir."

Avrupalının, nizamını bir türlü kuramayan tedirgin ruhu! İlk bakışta son derece sübjektif, son derece tarafgîr bir ifade. Ezilen Asya'nın efendi Avrupa'ya attığı çamur, kustuğu kin...

Cemil Meriç'i tanıyanlar, onun böyle bir kinden alabildiğine uzak olduğunu, ayrıca Avrupa'ya derin bir sevgi beslediğini bilirler. Olemp'in huzurunda saygı ile eğildiğini söyleyen mütefekkir için, Doğu ile Batı "insan beyninin iki yarım küresi" idiler. Bu parçalardan birine iftira etmek aklından geçmezdi. O halde, yeryüzünü geniş bir salhâneye çeviren bu "Avrupalı ruhu"nu nasıl anlaşılır kılabiliriz?

Avrupa ruhunun dramı

Kopernik, dünyanın sabit merkezli olmadığını söylediğinde modern zihnî paradigma oluşmaya başladı.

Onaltıncı yüzyıldan itibaren Avrupa insanı kozmolojik (Kopernik), ontolojik (Dekart) ve epistemolojik (Kant) düzlemlerde birbirini tamamlayan fikrî devrimler yaşayageldi. Bunları olumlu açıdan insanlığın kazanç hânesine yazıp geçmekle yetinirsek, Avrupa ruhunun dramına nüfuz edemeyiz. Bu devrimler, aynı zamanda, insanoğulunun, bağrından çıktığı dünyaya "yabancılaşması" ile sonuçlanmıştır.

Richard Tarnas, bu yabancılaşmaların baliğ olduğu durumu, Gregory Bateson'ın "çifte çıkmaz" diye adlandırdığı şizofrenik duruma benzetiyor: Karşılıklı çelişik taleplerin kişiye uygun hareket imkânı bırakmadığı çetrefil durak. Bateson'ın formülasyonunda, çocuk ile şizofrenojenik anne arasında oluşan çifte çıkmazın (double bind) dört temel ilkesi vardır:

1. Çocuğun anneyle ilişkisi hayatî bağımlılık tarzındadır, dolayısıyla onunla iletişiminin doğru seyretmesi büyük önem taşımaktadır.

2. Çocuk anneden farklı düzlemlerde çelişik ve birbirini tutmaz enformasyon almakta, mesela, annenin sözleri sözel-olmayan bağlama uymamaktadır (Kaşlarını çatıp, "Seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun!" demesi gibi).

3. İletişime vuzuh kazandırmak veya çelişkiyi çözmek hususunda çocuğa soru sorma fırsatı verilmemektedir.

4. Çocuk, alanı (yani ilişkiyi) terkedememektedir. Böyle durumlarda, çocuğun iç ve dış gerçeklikleri algılaması çarpıtılmakta ve ciddi psikopatolojik sonuçlar doğmaktadır.

Dünyanın kozmik rahminden çıkış

Kopernik, dünyanın kâinatın sabit merkezi olmadığını, daha da önemlisi, gök cisimlerinin hareketlerinin dünyadaki gözlemcinin hareketiyle açıklanabileceğini söylediği zaman, modern zihnî paradigma oluşmaya başlıyordu. Nesnel dünyanın görünürdeki durumu öznenin durumuyla belirleniyor, insanoğlu kadîm dünyanın kozmik rahminden çıkıyor, devasa ve gayrışahsî bir kâinatta göreli ve periferyal bir konuma yerleşiyordu.

Dekart ile Kant, Kopernik devrimini felsefî düzlemde devam ettirdiler. (Astronomi ve kozmolojideyse, Kopernik'in devamcıları Kepler, Galileo ve Newton oldu.)

Özerk ben'in, anlamaya ve hükmetmeye çalıştığı nesnel dış dünyadan temelden farklı ve ayrı olduğunu ilk defa tam olarak "kavrayan" ve "açıklayan" Dekart oldu. Kopernik'ten sonra, insanoğlu kâinatta kendi ayakları üzerindeydi artık; kozmik yeri geri dönülemeyecek tarzda nispîleştirilmişti. Dekart, bu yeni kozmolojik bağlamın tecrübî sonuçlarını felsefî terimlerle dile getirmiş oldu. Dünyaya karşı temel bir şüpheden yola koyuldu, cogito ile işi noktaladı. Onun eksik bıraktığını Kant tamamladı. Dekart, kozmolojik devrim ile epistemolojik devrim arasındaki köprüydü.

Epistemolojik dönüşümü anlamak son derece önemlidir. Eğer insan aklı dış dünyadan temelli biçimde ayrı ve farklı idiyse, ve eğer insan aklının doğrudan ulaşabildiği tek gerçeklik kendi öz tecrübesi idiyse, o zaman aklın kavradığı dünya son kertede sadece "aklın dünyaya dair yorumu"ydu. Bu yorumu şartlandıransa, bizzat aklın kendi karakteri, kendi öznel yapısıydı.

Akıl bizzat eşyayı değil, sadece fenomenleri tecrübe edebilirdi; bağımsız bir gerçekliği değil, görüntüleri. Modern kâinatta, insan aklı kendi ayakları üzerinde duruyordu. İnsanoğlunun tüm bilgisi, aklın yorumlarından ibaretti. Özne ile nesne arasındaki uçurum doldurulamazdı.

İnsanla tabiat arasındaki diyalog

Tarnas'ın işaret ettiği çıkmazı aşmanın bir yolunu Belçikalı bilimadamı Ilya Prigogine öneriyor. Prigogine'e göre, hakiki bilim insanoğlu ile tabiat arasında bir diyalogdur. Bilen ile bilinen arasında tek yönlü denetim değil, karşılıklı etkileşim vardır. Batı insanının birkaç asırlık çabası, bilen öznenin ruhsuz nesneyi denetim altına almasına yönelik oldu. Verdiği emirlere uydukları için kölelerini anladığını sanan efendi kördür. Denetlenebilen şey, hiçbir zaman tam gerçek olamaz; gerçek olan hiçbir zaman tam denetlenemez.

Bilimin klasik ideali olan "zamansız, hatırasız, tarihsiz bir dünya" Huxley, Kundera ve Orwell'in tasvir ettikleri totaliter kâbuslara benziyor. Bilim aklın gücünü putlaştıran Prometeci tasviple başladı, fakat yabancılaşmayla noktalandı: İnsan hayatına anlam veren her şeyin inkârıyla. Dünya vizyonumuzda yeni bir tevhide gidebiliriz ve bilim bu yeni tutarlılığın tanımlanmasında önemli rol oynayabilir.

Tedirgin ruhlu Avrupalı için hakiki bilgi nesnel (objektif) olandı. Nesnel bilgi, öznenin (insan) nesneye (tabiat) hükmetmesi, onu tam denetim altına almasıyla elde edilebilirdi. Pozitif bilimdeki bu anlayış, 19. yüzyılda sosyal bilime de geçti: Avrupalı olmayan (gayr-ı medenî) dünya, ancak Avrupalı öznenin anlayabileceği bir nesneden ibaretti. Anlaması için de, ona hâkim olması gerekiyordu. Beyaz Adam'ın yükü gerçekten çok ağırdı!

Başa dönersek, Avrupalının ruhundaki savaş kadîm bir kader, primordiyal bir olgu değil, 16. asırdan bu yana hem kozmik hem zihnî düzlemde sürdürülen "nesneye hükmetme" arayışının eseridir. Nesne, hem tabiattır, hem öteki insanlar.

Atomaltı araştırmalarında bile, hakikat bilgisinin ancak nesneyle diyalog halinde elde edilebileceğini söyleyen yeni bilimadamlarının sesi henüz büyük savaş aygıtlarına (devletler/şirketler/ordular) ulaşabilmiş değil. Kendi bilimadamlarının sesini duymayan bir medeniyet, İslam medeniyetinin önerilerine kucak açabilir mi?

Darwin'in Marifeti

Darwin'le birlikte insanoğlu artık mahlukatın şahı olmaktan çıktı.

İnsanoğlunun kozmik merkezden uzaklaştırılması Darwin ile zirveye ulaştı. Artık mahlukatın şâhı değil, milyonlarca gelipgeçici türden biri olmuştu. Bir zamanlar kozmosun soylu merkezinde taht kuran bu yaratık, şimdi bilinmeyen bir yıldızın etrafında dönen şu küçük gezegenin önemsiz misafiriydi.

Aynı şekilde, Dekart'ın kişisel ve bilinçli beşerî özne ile gayrışahsî ve bilinçsiz maddî kâinat arasında yaptığı ayırım daha sonraki bilimsel çalışmalarla sistemleştirildi. Modern bilimin dünyası manevî amacı olmayan, kesif, rastlantı ve zorunluluğun hükmü altında ve derunî anlamdan yoksun bir dünyaydı.

İnsan ruhu modern kozmos içinde kendini rahat hissedemezdi. Ruh şiir ve müziğine, metafizik ve dinine yüce değer biçiyor olabilirdi, fakat bunlar ampirik kâinat içinde emin bir temele sahip değildiler.

Kant, aslında modernden postmoderne geçişin başlatıldığı uğraktır. İnsan aklının gerçekliği öznel biçimde düzene sokması, insan bilgisinin göreli ve nesnel temelden yoksun mahiyeti antropolojiden bilgi sosyolojisine, quantum fiziğinden nörofizyolojiye kadar birçok alanda genişletilip derinleştirildi. Marx, Nietzche, Weber, Freud, Heisenberg, Wittgenstein, Kuhn, Foucault.. şu hususta ittifak ettiler: Dünya aslî anlamda bir inşâdan ibarettir. İnsan bilgisi köklü biçimde yorumsaldır. Perspektiften bağımsız gerçek yoktur. Her algı ve biliş eylemi şarta bağlı, aracılı, bağlamsal ve teoriye bulanmış vaziyettedir.

İnsanoğlunun dili kendi zeminini bağımsız bir gerçekliğe raptedemez. Anlamı ortaya çıkaran insan aklı (zihni)dır, anlam zihnin ötesindeki bir dünyada, nesnenin içinde bulunuyor değildir. Binaenaleyh, köklü bir belirsizlik karşısındayız, çünkü sonunda bildiğimiz ve tecrübe ettiğimiz şey bir tasavvurdan ibarettir.

Böylece modern bilinçte Kopernik'in başlattığı kozmolojik yabancılaşma ve Dekart'ın başlattığı ontolojik yabancılaşma, Kant'ın başlattığı epistemolojik yabancılaşma ile tamamlandı. Bu üç katlı hapishaneden Bateson'ın tahliline döner ve anne yerine dünyayı, çocuk yerine de insanoğlunu koyarsak, modern çifte çıkmazın mahiyetine nüfuz edebiliriz:

1. İnsanoğlunun dünyayla ilişkisi hayatî bağımlılık türündedir, dolayısıyla bu dünyanın mahiyetini doğru kavramak kendisi için çok mühimdir.

2. İnsan aklı dünyadaki konumuyla alakalı olarak çelişkili ve uyumsuz malumat almakta, bu yüzden eşyaya dair iç psikolojik ve ruhî anlayışı bilimsel meta-iletişimle tutarsızlaşmaktadır.

3. Epistemolojik bakımdan, insan aklı dünyayla doğrudan iletişim kuramamaktadır.

4. Varoluşsal bakımdan, insanoğlu sahayı terkedememektedir.

Tarnas'a göre, Bateson'ın psikiyatrik çifte çıkmazı ile modern varoluşsal durum arasındaki fark sadece derece farkıdır, mahiyet farkı değildir. Varoluşsal durumumuzdan iki mesaj alıyor gibiyiz: Bir yandan anlama ve ruhen olgunlaşma peşindeyiz; diğer yandan biliyoruz ki maddesinden türemiş olduğumuz kâinat bu arayışa tamamen kayıtsızdır, ruhsuz ve battaldır. Kozmos gayrıbeşerîdir, biz değiliz. Bu durumu havsalaya sığdırmak mümkün değildir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.