Yazarlar Kanatılınca mı fark edeceğiz yaramızı?

Kanatılınca mı fark edeceğiz yaramızı?

Ömer Lekesiz
Ömer Lekesiz Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Lütfen bu yazımı okumadan önce, kardeşim Selçuk Türkyılmaz’ın bu sütunda yayımlanan “Kraliçe’nin elleri de Kıpçak bozkırlarında” başlıklı son yazısını bir kez daha okuyunuz.

Ukrayna’da, ABD ve İngiltere’nin kışkırtmasıyla başlayan Rus işgalinin, aynı güçler tarafından son on yılda Orta Doğu’da üretilen Müslüman teröristler imgesinden, Rus ordusu saflarında savaşan Müslüman Çeçenler imgesine tahvil edilmek istenildiğini belirten Türkyılmaz, “Bu, kimin işidir ve amaçlanan nedir? Terörist imgesinden sonra Müslüman savaşçı imgesi mi oluşturuluyor? ABD ve İngiltere tarafından kışkırtılan bu savaşa Slavlardan başka kimler dâhil edilmek istenilecek?” diye de sorduğu o yazısını şu cümlelerle tamamlamıştı:

“Batı’nın Ukrayna Savaşı’na birtakım anlamlar yüklediği açıktır. Hem bunu sorgulamak hem savaşının yıkıcılığı karşısında ahlâkî bir tutum takınmak hem de Kıpçak bozkırlarında yaşayan Türk ve Müslümanların mağduriyetine sessiz kalmamak durumundayız. Bu üçünü birbirinden ayrı düşünmek de doğru değil. Kırım Türklerinin geleceği bizi ilgilendirir.”

Üstünde hâlen -Türkiye ve Avrupa hariç- yaklaşık üç yüz milyon Türk’ün yaşadığı, Deşt-i Kıpçak’tan Hazar Denizi’ni içine alarak, Çin Seddi’ne kadar uzanan büyük Türk yurduna baktığımızda, Türkyılmaz’ın vurguladığı zorunlu üç tutum ve bunlara uzaklığımız asıl boyutuyla ortaya çıkmış olur.

Bunu derken elbette, sosyal medya üzerinden Doğu Türkistan’daki Çin zulmünü sürekli hatırlatan birçok hamiyetli kişinin varlığına gölge düşürmek istemem. Ne var ki, bu konuda da çoğu zaman hamiyetin hamasete bitişik tutulduğunu ve Doğu Türkistandaki Çin zulmünün sürekli olarak ABD tarafından bizzat kaşınmasının ıskalandığını belirtmek ihtiyacındayım.

Zira, tıpkı Rusya’nın Ukrayna’yı Batı / NATO ile kendi sınırı arasında güvenli bir tapon bölgeye dönüştürmek istemesindeki gibi, ABD de Uygur Diyarını Çin ile kendi sömürge sahası arasında güvenli bir tampon bölgeye dönüştürmek istemekte ve dolayısıyla sözüm ona orada yürürlükte tutulan şiddetli bir zulmün üretilmesine doğrudan katkıda bulunmaktadır.

1736–1923 yılları arasındaki yaklaşık iki yüz yılda Safavî, Babürler ve Osmanlı imparatorluklarını peş peşe yıkan İngiltere’nin ve onun yıkım mirasının varisi olarak ABD’nin bu üç imparatorluğun topraklarındaki sömürülerinden asla vaz geçmedikleri ve bu manada son üç yüz yılda kendi coğrafyamızda vuku bulan savaşların, işgallerin aynı zamanda mezkûr üç imparatorluğun mirasının paylaşılmasından ibaret olduğu malumdur.

Yıkılmışlık, yenilmişlik psikolojisiyle bizim unutmaya olan düşkünlüğümüzün, İngiltere, ABD ve Rusya tarafından en verimli şekilde kullanıldığı da fiilen ortadadır. Bu devletlerin kendi sömürü çarklarını işletirken, güvenlik alanı oluşturma, demokrasi getirme, hürriyet kazandırma vb. nitelemelerine başvurmaları, onların propaganda kabiliyetlerinden daha çok, bizim unutma ve bu sayede içimizdeki yenilmişlik utancını, mevcudundan çok fazla derinlere itme arzumuza denk düştüğü içindir ki, yaşadığımız sahalarda kolaylıkla olumlu karşılıklar bulabilmektedir.

Bu bakımdan Ukrayna’daki Rus işgali, tarafımızca kanıksanır hale gelmiş bulunan büyük güçlerin dış politikalarındaki ikiyüzlülüğün gereğince anlaşılması için önemli bir fırsattır. Rusya’nın şu ya da bu nedenle olumlanması asla mümkün olmadığına göre, bu bahiste asıl anlaşılması gereken Batı’nın ikiyüzlülüğüdür.

Bu zaviyeden bakıldığında Ukrayna probleminin, mavi gözlü sarı saçlı çocukların mağduriyetlerinin ve büyük güçlerin bilek görüşlerinin sergilenmesinin çok ötesine uzatılmak istenildiği anlaşılacaktır.

Zikrettiğimiz fırsata tekrar dönecek olursak, “Ukrayna’dan gelenler medeni, diğerleri değil.” ayrımıyla hiç terk etmedikleri faşist zihniyeti tekrar gösteren Batı’nın karşısına sosyal medya yoluyla sövgüler dizerek çıkmak -ve onunla tatmin olmak- yerine, Batı’nın genelde Müslümanlara olan düşmanlığının, özelde Türklerin yurduna mahsus emellerinin nedenlerine inmenin tam zamanıdır.

Çünkü kanatılmadığı takdirde yarasından habersiz yaşamanın makulleştirildiği bir süreçten geçirildik ve asıl varlığımızın kanatılsa da kanatılmasa da yaramızın idrakine tabi olduğunu anlamış; Mehmet Emin Buğra’nın, Şarkî Türkistan Tarihi’nin önsözünde “…Kötü niyetli kişiler bir milletin tarihini gizlemenin güpegündüz güneşi gizlemek gibi imkânsız bir işe ahmakça teşebbüs etmekten başka bir şey olmadığını bilmiyorlar.” deyişindeki gibi bir dikkat ve gayrete artık yönelmiş olmamız gerekir.

Aradığımız derman derdimizde gizlidir.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.