Yazarlar Türk-İslam devletlerinden İslamofobyaya

Türk-İslam devletlerinden İslamofobya’ya

Ömer Lekesiz
Ömer Lekesiz Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Kuteybe b. Müslim’in (v. 715) açtığı Hicaz – Mâverâünnehir yolu, Muhammed b. Kâsım es-Sekafî’nin (v. 715) aynı yıllarda Hind’in kapısı hükmündeki Sind’i fethiyle (712) yeni bir yön kazanmıştır.

İlk fetihten 286 yıl sonra Gazneli Mahmud bu istikameti izleyerek Hind diyarının ilk Türk-İslam devletini; onu takiben Kutbeddin Aybek Delhi Türk Sultanlığını kurmuştur.

Bu devletin yıkılmasıyla oluşan emirlik yönetimlerinin Timur tarafından ortadan kaldırılmasını takiben, Fergana doğumlu torunu Zahîrüddîn Muhammed Bâbür’ün (v. 1530) kurduğu Babürlü Türk-İslam Devleti 1858 yılına kadar Hind’e hüküm sürmüş, böylece Sind’in fethinden Babürlüler’in yıkılışına kadar 1145 yıl; Gazneli Mahmud’un gelişinden Babürler’in yıkılışına kadar ise yaklaşık 850 yıl Hint diyarı aynı zamanda İslam beldesi olmuştur.

Fetih tarihleri İspanya’nınkiyle aynı, çok dinli ve çok kavimli yönetim tarzları bakımından benzerlikleri olan ve ondan yaklaşık dört asır daha fazla yaşayan Hint-Türk İslamlığı, bu vasfını Timur’dan (v. 1405) beri süre gelen devlet yönetimi geleneğinden almış olmalıdır. Çünkü, şer’i hukukun yanı sıra örfî ve bu bağlamda muhalif din ve kavimlerin yapılarına, güçlerine ve tabiyet düzeylerine göre özel hukuk uygulamalarına baş vurulmuş, yeni denemelerden, değişikliklerden, daha ideal arayışlardan hiç kaçınılmamıştır.

Bu mana verilebilecek en tipik örnek Ekber Şah’ın “…Birçok dini ve kültürü barındıran bu coğrafyada uzun süre iktidarda kalmanın herkesin kültür ve inancından bir parçayı içerisinde bulduğu din tasavvuruyla sağlanabileceği” düşüncesinden doğan eklektik bir din -Din-i İlahî- yaratma ve uygulama fikridir (1557-1605). Ekber Şah’ın bu fikir ve uygulaması kendisinden sonra tahta geçen Sultan Cihangir, Şah Cihan ve Evrenzgib Âlemgîr tarafından reddedilmekle kalınmamış, bilakis şer’i hukukun uygulanması, putperest Hindular üzerindeki kontrolün yeniden artırılması sağlanmıştır.

Bu yanıyla Hint diyarındaki Türk-İslam varlığının, Gazneliler’le tanıma (963-1201), Delhi-Türk Sultanlığı’yla yerleşme (1206-1526), Babürlüler’le kökleşme (1526-1857) olarak üç devre ayırması isabetli olsa gerektir.

Öte yandan, ilk uygulamasını Timur’da bulan, halifenin Kureyş’ten olmasını savunmakla birlikte, devlet yönetiminde devlet başkanlarının bağımsız siyasi faaliyetlerini esas alma düşüncesinin Zahîrüddîn Muhammed Bâbür tarafından pekiştirilerek uygulanması; devletin 1858’de yıkılmasını takiben Cuma hutbelerinde Osmanlı sultanlarının adlarını zikretmesi ve buna hilafetin ilgasıyla (1924) son verilmesi de mezkûr devlet geleneğiyle birlikte değerlendirilmelidir.

Hilafet ile saltanat(lar) ilişkisinin bu şekilde kurulmasının faydalarından biri, ilim ve tasavvuf ehli ile tüccarların Singapur’dan Fez’e ve Kurtuba’ya uzanan hatta serbestçe dolaşabilmeleri ve bu sayede İslamî bilgi, bilim ve yönetim tecrübelerini İslam mülkü içinde taşıyarak Müslümanlara ortak bir ufuk sunabilmeleridir.

Mürsiyye’de doğup Şam’da vefat eden ve buraya defnedilen İbnü’l-Arabi’nin (1165-1240) Mürsiye, İşbîliye, Gırnata, Kurtuba, Cezîretülhadrâ, Sebte, Fas, Tilimsân, Tunus, Mekke,Medine, Bicâye, Mısır, Kudüs, el-Halil, Medine, Bağdat, Musul, Urfa, Diyarbekir, Sivas, Malatya, Şam; Lahor’da doğup Bağdat’ta vefat eden ve Mekke’ye defnedilen Radıyyüddîn es-Sâgânî’nin (1181-1252) Lahor, Mekke, Medine, Yemen, Bağdat ve Mogadişu, Delhi, Bedâûn, Kol Yemen, Aden, Mogadişu ve Bağdat arasındaki seyahatleri, çok sayıdaki örnekten ikisidir.

Bugün İslamofobya adı altında tartıştığımız meselenin, asıl Portekizlilerin keşif yolları üzerinden, konumuz itibariyle Babürlü Türk-İslam Devleti başta gelmek üzere Müslümanların coğrafyasının tamamını talan eden İngilizler’e bağlanması tam da Türk-İslam yönetim geleneğinin tahribiyle, Müslümanları ilmi ve ekonomik ufuklarını kaybetmiş olarak, korku ve kaygı içinde inançlarından vazgeçirmeye, en basitinden dinlerini İngilizlerin çizdiği yeni bir akidenin çerçevesi içinde yaşamaya zorlanmalarıyla ilgilidir.

Karçınzade Süleyman Şükrü’nün (v. 1922?) Bombay seyahati esnasında söylediği “İngiltere taht-ı tahakkümüne aldığı ecnâs-muhtelifeyi çırılçıplak ederek Londralıları zengin yapmak ile şöhret almış sarraf bir hükûmettir.” sözünün, yaklaşık iki asır içinde İngilizler tarafından peş peşe yıkılan Safevîler (1736), Babürlüler (1858) ve Osmanlılar’la (1923) karşılık bulması, her üç devletin de Türk tanımlı ve dolayısıyla Müslüman olmaları İslamofobya için aralanmış ilk kapıdır. Bundan sonrasına da bakalım inşallah.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.