Yazarlar Ahmet Güneştekinin Ölümsüzlük Odası

Ahmet Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası

Ömer Lekesiz
Ömer Lekesiz Gazete Yazarı

Ahmet Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası adlı enstalasyonunu da kapsayan Bellek Alfabesi / Yaddaşın Elifbası / The Alfabet of Memory adlı, eser yönünden oldukça zengin sergisini, geçtiğimiz Salı günü Bakü’de görme imkanı buldum.

Sergi küratörleri Emin Mahmudov ve Ulrich Ptak, Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası’nı, Haydar Aliyev Merkezi’nin açık alanındaki doğu köşesinde, 2012 – 2019 yılları arasındaki işlerini sergi salonunda konumlandırmışlardı. Yeri (mekanı), eserlerin doğru seyri bakımından sırlanışları, her iki mekanda da son derece uygundu.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Ömer Lekesiz : Ahmet Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası
Haber Merkezi 27 Eylül 2019, Cuma Yeni Şafak
Ahmet Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası yazısının sesli anlatımı ve tüm Ömer Lekesiz yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Eser bakımından, Güneştekin’in sergisi üzerine konuşma önceliğini elbette hacmi (dolayısıyla yoğun işçiliği), felsefi arkaplanı, gündellik hayatla ilişkisi itibariyle Ölümsüzlük Odası’na vermem gerekir.

Yukarıdaki zikrettiğim yere (İstanbul’dan Bakü’ye) 4 TIR ile taşınan ve 20 kişilik bir ekibin beş günlük çalışmasıyla ancak yerleştirilebilen Ölümsüzlük Odası, 35 ton alüminyum kullanılarak imal edilen 22.000 parça boynuz ile kurukafadan oluşuyor.

Eser her zaman bir sanatçıya ait olmakla birlikte, enstalasyon esaslı sanat işlerinin artık fabrika ortamında üretildiğini bildiğimize göre, Ölümsüzlük Odası’na farklı mesleklerden 130 kişinin emek verdiğini söylememizde de bir sakınca olmasa gerektir.

Eserin fiziki (konumlanma ve seyir) durumuna gelince:

Ölümsüzlük Odası, ön ve arka bölümü açık, dışa kavisli iki duvarın arasında, eserin kendi mekanını kat eden uzunca dile sahip bir kurukafadan oluşuyor.

Dışa kavisli iki duvarın dış yüzeyleri, dikey renk kuşaklarına göre düzenli olarak (muhtelif yerlerindeki birkaç boynuz çıkmasıyla birlikte) yerleştirilmiş yüzlerce kurukafa’dan; duvarların iç yüzeyleri ise kurukafa karışımlı yüzlerce boynuzdan oluşuyor.

Odadaki büyük kurukafanın dış yüzeyi de yine küçük kurukafalarla kaplı bulunuyor. Duvarların ön ve arka bitim yerlerinin kurukafalarla ve onların ortasında zemine boylu boyunca uzanan birer yılan figürüyle kapatıldığını da belirtmeden geçmeyelim.

Bir sanat eserinde, malzeme ve o malzemenin oradaki (yüzeydeki) işlenme tarzı (biçimi) çok önemlidir ama söz konusu enstalasyon esasında beni bundan daha fazla ilgilendiren husus, onun üretilmesine neden olan felsefedir.

Bu manada Güneştekin’in harflerden (kelamdan) başlayıp, tarihe ve efsanelere yaslanan hayati hafızanın somutlaştırılmasına evrilen bir sanat çabasına sahip olduğu; bu sabitenin ise, dile hükmeden fikirlerden değil, bizzat dilin kendisinden, diğer bir söyleyişle o dili belirleyen dünya görüşünden doğduğu artık bilinen (sanat kamuoyunca benimsenmiş) bir husustur.

Kültürel kodların bir sanatçı üzerindeki yoğun etkisini gözeterek söyleyecek olursam, zikrettiğim bağlamda Güneştekin’in (d. 1966, Batman) Mezopotamya kültürü ile, ondan etkilenen sonraki yerli kültürlere tabi olduğunu ve dolayısıyla Güneştekin’in bu sayede ve kendi sanat gayreti esasında aradığı bir şeyi bulduğunu değil, bulduğu bir şeyi aradığını ileri sürebilirim.

Bunu doğrudan Ölümsüzlük Odası üzerinden temellendirecek olursam:

Ölüm imgeleriyle kurulmuş olan Ölümsüzlük Odası, aslında bu dünya ve dünya hayatıdır. Kavisli duvarlar ile onları ör(t)en kurukafalar ve boynuzlar, odanın boşluğu ile o boşlukta büyük kurukafa ile dilin (suskun sözün) yer tutuşu, gerçekte hayatın (yaşanmışlığın ve yaşanmakta oluşun) imgeleridir.

Zira Heidegger’in kelimeleriyle her doğum, ölmek içindir. Diğer bir söyleyişle, ölümden söz edebilmenin (veya ölümü sanata dökebilmenin) şartı doğ(urul)muş olmaktır.

En geniş anlamıyla bu dünyada yaratılmış (ölmeye doğ-urul-muş) olanların da kendilerine mahsus birer hikayesi vardır. Ki, hayat dediğimiz (tarihe, mitolojiye ve sanata konu ettiğimiz) şeyler de, söz konusu hikayelerden başka bir şey değildir.

Yukarıda zikrettiğim kültürel kodlar bu hikaye üzerinden işler. Gerçekte bunların çoğu unutulmuştur ancak gerek insanlık hayatı anlamda, gerekse kendi köklerini merak eden ferdin öz-el tarihi anlamında, hikayenin ilk şeklini olmasa da (ki, bu artık imkansızdır) onun eserlerini (izlerini) görünürlüğe taşımak, nefsimizin içerdiği dizgenlenemez merakın bir mecburiyetidir.

Yukarıda “Güneştekin, bulduğunu aramaktadır” derken bunu kastetim. Zira o, Mezopotamya kelamı, sonrasında Anadolu’nun Million Taşı imgesi ve Mandalalara uzanan kaos ve kozmos fikriyatı üzerinden (aynı zamanda izlerine rastlanılan hatıraları / hikayeleri de hıfzeden) bir hafızanın, sanat esasında yeniden teşekkülünü kendisine yol edinmiştir.

İzleyen yazımızda bu konuya devam edelim inşallah.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.