|
Vicdan, sorumluluk, değer, inanç vesaire

Haftasonları yazarlardan hafif, uçucu, kaçıcı, yormayan, sıkmayan yazılar yazması beklenir. Bu güdü tek uçlu da değildir üstelik. Okur da şöyle sereserpe, baş ağrıtmayan, çitlembik, çerez yazıları falan tercih eder umumla; en azından şimdiye dek basının haftasonu tiraj skalası bunu göstermiştir.

Dolayısıyla bugün, Alain De Botton, Zadie Smith ya da daha düşük profilli Frederic Beigbedervari modern ilişki analizcilerinin maestrosu olan Julian Barnes vesilesiyle ''aşk''ı yazmak niyetindeyim ama, bu konunun ''hafif'' alana tekabül ettiği de sanılmasın, siyasi analizleri bile sollayabilir hatta. Çünkü aşk, kah politikanın, kah sosyolojinin karasularına savurur insanı. Kalp tik taklarının dünyanın farklı yerlerinde farklı stillere tekabül ettiğini, bu stillerin farklı kültürleri oluşturduğunu, bu izdüşümler üzerinden bu kültürleri kavramayı bildirir ki, bu dünyayı bilmektir. Barnes''a gelince:

Yazarın; özetle bir kadın ve iki erkek arasında geçen, ilişki sözkonusu olduğunda modern öğretinin en esaslı ve popüler üçlemesi olan evlilik-aşk-aldatma hikayesini yedirdiği; Seni Sevmiyorum ve Aşk Vesaire romanları da, Batı''nın aşk algısı üstüne ayırt edici ışıklar düşüren birer parametre niteliği taşıyor.

Mesele şu; Gillian, kocasıyla ortak arkadaşları olan Oliver''a aşık olur, Stuart''ı terkedip onunla evlenir; Acılı eski eş ise aşkını kalbine gömmek üzere gittiği ABD''den 10 yıl sonra iş-güç sahibi, saygın bir adam olarak İngiltere''ye geri döner ve parasını kullanarak kötü durumdaki eski sevdiklerine yakınlaşma çabaları işe yarar. Oliver''dan iki kız çocuğu olan Gillian artık Stuart''tan hamiledir ve bunu kocasına itiraf etmek durumundadır. Soğukkanlı ve mizaha varan aldırışsızlıklarla yapılan iç konuşmalardan mürekkep romanlardan anladığınız ise, ''mutluluk için her yol mübahtır'', ''aşk kabahat sıfırlayıcıdır'' kaidelerinin tamamen absorbe edilmiş olmasına rağmen, karakterlerin tekinin bile mutlu olmayışı.

Değer yargıları, inanç-inançsızlık, güven, sadakatsizlik, sadakatsizliğe sadakat, nefs, çelişki, tatmin-tatminsizlik, sıkılmak, mutluluk dahil, içinde bir varoluş biçimine dair hap hap cümleler barındıran gayet Batılı bir hikaye bu. Alabildiğine romantik, acılı ve hüzünlü bir örgü beklemiyorduk elbette ama, “kocalarını aldatmak, arkadaşının karısını çalmak, eski karısını yeni kocasından-eski arkadaşından çalmak ama bir türlü mutlu olamamak” halinin, sadece bir kurgu değil, uygar dünyanın gelip dayandığı bir gerçeklik olması, bu sorunlu aşk algısına bakmaya yöneltiyor insanı.

İyilik yapanın iyilik bulamayacağını, kutsallaştırılmış ''mutluluk-aşk'' gerekçesiyle açıklıyor ve temize çekiyor modern hayat ama ''mutluluk-aşk''ın motivasyon sınırını da ''sıkılıncaya değin'' şartına iğneliyor. Hal böyle olunca tüm yeryüzünü ihtiva eden, açık alan bir ''çiftleşme çiftliği'' tasavvuruna libido manivelası olarak hizmet eden bir emtia''ya dönüşüyor aşk ve mutluluk. Ha… Hakkını yemeyelim, kadına ayrımcılık yapılmaz uygarlık kurallarında. Ahlaksızlıkta da kadın-erkek eşitliği sözkonusu, aşkın hayalini bile kurmanın bile mümkün olmadığı bu tasavvurda.

Oysa bu yakanın, -uygarlığın ''aşk'' kuramının ulaşmadığı- bazı bölgelerinde durum son derece farklı. Mutluluğu ''fetiş'' noktasına getirecek derecede önemseyen ama, manevi bir yanı bulunan dolayısıyla bileşenleri arasında manevi referanslar olması beklenen mutluluğun bu yönünü ıskaladığı, hatta bırakın maneviyatı, bireylere sadece ''doyumsuzluk'' öngörmesi nedeniyle yaptığı-yapacağı ancak mutsuz bireyler üretmek olan modern öğretinin aksine başka türlü yürüyor işler yani.

Yanlış anlamayın, Doğu Yakası''nda da nihai hedef acı değil. Hatta, o eski zamanların içte saklanan, saklandığı yeri tabaka tabaka eriterek boşaltan, günahsız ama yanlış aşkları, insan mutluluğuna iyi gelmediği için hoşgörülmez. Hoşgörülmez ama müntesiplerini fikirlerinden dolayı sigaya çekmeyen, ancak eylem halinde ''günah'' hanesine çentik atan bir din sözkonusu olduğu için ceza da verilmez.

Taraflara, ancak birbirinde tanımak salık verilir. Bireyleri, ''üç kez görüşmek yeterlidir'' hükmüyle onayladığı evliliğin güvenli limanlarında ve birbirlerini birbirlerinde ''muhafaza'' etmeyi öngörür ki; aşk zaten ancak muhafaza edilebilirse aşktır. Ve yine bu yakada çok deneyimin, çok yıpranma, çok yabancılaşma, çok yalnızlaşma, çok değer yitimi ve en önemlisi çokca yorulmaya malocağı, insanın kendisinden önce bilinmiş de bu hükme varılmıştır.

Dünyanın, “aşkın her şey olup geri kalan şeylerin sadece bir ''vs'' olduğunu düşünen Stuart gibi insanlarla, aşka yeterince değer vermeyen ve yaşamın en heyecan verici kısmının bu ''vs''de yattığını düşünen Oliver gibi insanlar” arasında geçip geçmediğini sorguluyor Julian Barnes''ın iki peşpeşe romanı. Oysa önümüze aşk adına sadece iki seçenek koyan yazara şunu da sormak gerek mesela; “Kendisini terkedip en yakın arkadaşıyla evlenmiş bir kadını maddi zenginlikleriyle yeniden etkilemeyi başarmak aşkın mı hırs-intikamın mı ilgi alanına girer?” Ya daldan dala konmak ya da değer yargıları, kişilik ve inançlar hilafına bir dala zamklanmak mıdır aşk? Ya da bütün bunların olmaması mıdır zaten, o aşkı aşk yapan?

Muasır medeniyetlerin, ileri toplumların, aşk diye sunduğu bu iki seçenekte vicdan, onur, ahlak, sorumluluk falan ne tarafa düşer hocam? En iyi cevap bu yakada sanırım.

17 yıl önce
Vicdan, sorumluluk, değer, inanç vesaire
Bir zamanlar okulda...
‘Mutlaka döneceğiz’ ya da Nekbe’dir yaramızın adı
O güne geri dönmek
‘İletişim aklı’
Bir sen bir ben bir de aile