Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Yazarlar Türkü sözlerinin şiir değeri II

Türkü sözlerinin şiir değeri II

Şaban Abak
Şaban Abak Gazete Yazarı

Dillendirdiğim görüşlerle ilgili her bölümde birçok örnek vermek mümkünse de yazının hacmini de düşünerek bundan kaçınıyorum, ancak şu iki dörtlüğü tam burada hatırlatmak isterim:
“Dağlar siz ne dağlarsız
Kardan kemer bağlarsız
Gül sizde bülbül sizde
Siz ne derde ağlarsız?

Bu dağlar eze dağlar
Yar gele geze dağlar
Suları şarap olmuş
Çiçeği meze dağlar”

Şair, ikinci bentte dağları överken, sevgilinin gezmesine layık bir güzellikte olduğunu söylerken onu, şarabı pınar suları, mezesi çiçekler olan bir şölene de davet etmektedir. Fakat ilk anda dikkatlerden kaçan birinci mısrada bu sevgilinin kimliğiyle ilgili bir ima sözkonusudur. “Eze” bilindiği gibi teyze demektir. “Teyze ana yarısıdır” sözünü de hatırlarsak mısra ilk anlamıyla, dağları bizi besleyip doyuran, koruyup büyüten ikinci bir anne gibi sunmaktadır. İkinci ve ima edilen, çağrışım yoluyla hatırladığımız anlam ise sevgilinin teyze kızı olabileceği imasıdır.
Sanatın temel prensibi soyutlamadır. Yaratılmış olanı taklit değil, yaratışı taklittir. Esasen başta türküler olmak üzere, bütün bir Türk müziği, Türk taş işlemeciliği, kilim ve halı dokumacılığı, oya ve nakışlar, mimari ve hat gibi sanat ve zanaatlarımız tamamen büyük bir soyutlama mantığından hareketle vücuda getirilmişlerdir. İspanya'lı ünlü ressam Picasso'nun, hat sanatımızın örnekleriyle karşılaştığında 'işte aradığım mükemmel soyutlama buydu' anlamında bir söz söylediği anlatılır. Demek ki Selçuklu ve Beylikler dönemi kervansaraylarının, her şehirde gördüğümüz ulucamilerinin ve taç kapılarıyla ünlü medreselerinin taş işlemelerindeki soyutlama harikalarını görseydi düşüp bayılacaktı. Aynı şeyi, dünyanın bizden görüp tanıdığı halı ve kilimlerimizin simgesel anlamlı pastel renkleri ve geometrik karakterli desenleri için de söylemeliyiz. Bugün, kendimize ve ürettiğimiz kültür ürünlerini vücuda getiren ruha yabancılaştığımız için, bu hususlar bizim için bile sır olmaya başladı.
Buradan hareketle diyebilirim ki türküden uzaklaşmak, gerçekte kendimiz olmaktan uzaklaşmaktır. Kendimiz kaldığımız ve kendimiz gibi duyup kendimiz gibi düşünmeyi başardığımız ölçüde kültürümüzün anlam hazineleri açığa çıkacak, sırları bize aşikâr olacaktır.
Türkülerin vücuda gelmesini yalnızca toplumu önemli ölçüde etkileyen kimi olayların hikâye edilmesi isteğiyle açıklamaya çalışmak, halkımızın soyutlayıcı zekâsını ve yaratıcılığını küçümsemek; hatta yok saymak olur. Şüphesiz pek çok güzel türkünün ortaya çıkışı öncesinde o döneme damgasını vurmuş etkileyici olaylar vardır, romancının romanını, şairin şiirini kurup çatarken kendi bireysel yaşantısından olduğu kadar, toplumsal olaylardan da hareketle ya da ilhamla yazması gibi. Ancak konu bir olaydan da doğsa yine de bir soyutlama, şiir mantığı içinde dilin yoğunlaştırılmış ve bir “üst dil” olarak yeniden üretilmiş biçimde kullanımına rastlarız.
Remzetme, soyut anlatım, mecaz ve ses biçimlendirmesi hemen bütün türkülerin ortak sanat unsurlarıdır. Kaldı ki, şiir geleneğimizde ne söylendiği değil, nasıl söylendiği önemli olduğu, yani eda ve üslûp öne çıktığı için, ne kadar önemli bir olayı anlatır anlatsın, bir türkünün kalıcı olup yaşayabilmesi bu manzum tahkiyecilikten kaçınma sınavını başarmasına bağlıdır. Çünkü kalıcı olan olay (vakıa) değil, olay ve şahıs davranışlarını şekillendiren iç mantığın “kalıcı bir dille” ifadesidir.
Türkü sözlerini en üstün söz sanatı demek olan şiir sanatının bir ürünü olarak vücuda getiren kültür unsurlarının birincisi şüphesiz dildir; güçlü ve zengin Türkçe'mizdir. Tematik ve biçimsel unsurlar ise ikinci sıradadır. Dil ile birlikte temaların işlenişine ve bakış açısının tespit edilmesine, kısaca bütün poetik şekillenmeye etki eden en temel unsur ise düşünme biçimidir. Düşünme biçimini belirleyen faktörler çeşitli ise de en etkili olanın din ve dinî telâkki olduğunu da belirtmek gerekiyor.
Kanaatimce “Kendini bilen Rabbini bilir” kutsi hadisindeki “kendini bilme”yi, fert planında olduğu kadar, (tanışıp anlaşabilmemiz için) kavim kavim yaratılmış olmamız çerçevesinde de anlamak gerekiyor. Türküler, insana, topluma, dünyaya ve hayata nasıl bakmamız, ondan ne anlamamız gerektiği konusunda öylesine rafine ürünlerdir ki, milletimizi tanımak ve anlamak için birinci kaynak sayılsa yeridir. Zira bir kavmi yahut bir toplumu tanıma ve anlama, kanaatimizce o topluma mahsus duyuş ve düşünüş tarzlarını yansıtma kudretindeki kültürel ürün ve unsurların tahlil edilmesiyle mümkün olabilecektir.
Aynı şeyi dil kullanımı ve kelimeler için de söylemek mümkündür. Meselâ bir kelimenin Türkçe oluşunun delili, o kelimenin bir türküde geçiyor oluşudur, denilebilir.
Türküler, milletimizi ve o millete mensubiyetimiz oranında kendimizi tanımanın çok önemli bir kaynağıdır. Biliyoruz ki kendini tanımazlık, tanrıtanımazlıkla kapı komşusudur. Tanrıtanımaz, nasıl bilerek-bilmeyerek eş koştuklarının alçaltıcı yüküyle çökük omuzlu ve çökük ruhlu ise, nasıl kara put gölgesinin altında ezilerek yaşıyorsa, kendini tanımaz da varlığının anlam ve eyleminden doğmuş olan medeniyet mirasının zenginlik kaynaklarını ağır bir kütle gibi algıladığından, bu ağırlık altında bunalarak yaşar. Ona çamur atışı, onu küçümseyişi, kendinden kaçışını meşrulaştırmak içindir.
Türkü sözlerinin bir şiir olarak şekillenmesine etki eden kültürel unsurların görülebilmesi ve türkü gerçeğinin anlaşılabilmesi için, hem sözlerin hem de inanç, duyuş, düşünüş, tasavvur ve muhayyile gibi söz konusu kültür unsurlarının tahlil edilmesi gerektiğini söylüyoruz.
Akademik iddialardan uzak olmakla beraber, şiirle olan münasebetimizden doğan cesaretle, bir tür şövalyelik ruhuyla kaleme aldığımız ve “Karpuz Kestim Yiyen Yok” adıyla kitaplaştırdığımız yazılar, türkülerimizi olduğu kadar, onlar üzerinden kültürümüzü tanıma ve kendimizi bilme yönündeki çabalarımızın bir ürünüdür.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.