Yazarlar İyilik Görmüş Adamın Hikayeleri -I

İyilik Görmüş Adamın Hikâyeleri -I

Şaban Abak
Şaban Abak Gazete Yazarı

Sözünü eğip bükmeden konuşmasını seviyordum bu adamın. Coşkudan titriyordu anlatırken. Şiir gibi sıçramalı bir mantıkla ve şaşırtıcı çağrışımlarla konudan konuya geçiyor fakat saatler ilerledikçe anlattıkları şaşırtıcı bir bütünlük oluşturuyordu. Bütün gazetelere manşet olan büyük gelişmeleri analiz ederken birden Selçuklular devrine ve Haçlı saldırılarına geçiyor, oradan Birinci Dünya Savaşı"nın kanlı bir cephesini sanki oradaymış gibi tasvir edip arada on deyim onbeş atasözü söyleyerek ve bunları bir çırpıda açıklayarak tekrar gazetelerde manşet olan konuya bağlıyordu. Sonra farklı lobilerin ve sermaye guruplarının gazetelerinin aynı haberi hangi farklılaklarla verdiklerine sıra geliyor, buradan da o farklı verişin nasıl bir bakış ve tasavvur edişin eseri olduğunu, bu dünya görüşünün veya yaklaşımın o sırada hangi düşman devletin yaklaşımıyla örtüştüğüne bakarak böylece hangi yazarın hangi düşman ülke adına çalıştığını tespit ediyordu.

Ona göre büyük gazetelerin demirbaşı olan yazarların en az yarısı ajandı. Bunu herkes bilirdi, fakat marifet kimin hangi ülke ajanı olduğunu tespit etmekti. O bir Almancıyla bir İngilizciyi ayırt etmenin çocuk işi olduğunu, keza bir siyonistle bir Moskofu da kolayca ayırabileceğimizi söylüyordu. Zor olansa İngilizci ile Amerikancıyı ayırt etmekmiş fakat o bunları da ayırt etmeyi öğrenmişti. Hatta son olarak iki Amarikancıdan hangisinin Demokrat, hangisinin Cumhuriyetçi olduğunu ayırt etme mertebesine gelmişti.

Fransızcılar ise en yaygın ajanlardı. Türk sağının yarısı frankofon, Türk solunun yarısı ise adeta doğrudan Fransız idi.

Kullandığı yöntem ise hep aynı ve gayet basitti. Türkiye"nin iç ve bölgesel konuları hakkında o ülkenin ne düşündüğünü öğrenip sonra da bunu herhangi bir yazar, politikacı veya akademisyenin aynı konulardaki görüşüyle karşılaştırmak. Bütün yaptığı buydu fakat sonuçların örtüşmesi ve yaklaşımlardaki birebir benzerlikler sahiden şaşıntıcıydı.

Düşman ülkeleri tanımak ve ne düşündüklerini öğrenmek içinse sadece bir fakülte bitirme süresi olan dört yıllık Birinci Dünya Savşını ilk gününden son gününe kadar bilmek yetiyordu. Bu bilgiyi tamamlamak ve yerli işbirlikçi sınıfların egemen olmasının tarihini öğrenmek için bu dört seneye ikinci bir dört sene ekleyip İstanbul"un işgal altında geçirdiği cehennem azabı dönemini de bilmek gerekiyordu. Birinci Dünya Savaşında bize saldıranlarla Haçlı savaşlarında bize saldıranların aynı düşmanlar olduğunu da öğrenmiş, yani azcık Selçuklular devri Türk tarihi okumuşsak bu sefer kimin bize niçin saldırdığını da anlamış olurmuşuz ki bu artık bir tür yüksek lisans yapmak sayılırmış.

İnsan onu dinlerken ülkemizin, çıkarları uyuşmayan rakip devletlerin savaş alanına döndüğünü düşünüyordu. Yorgan bizimdi fakat onu bizden çalmak isteyen hırsız bir tane değildi ve üstelik bu hırsız gurupları kendi aralarında bizim yorgan için savaşıyor, onlar savaşırken kendi yorganını çalmaya çalışan yerli işbirlikçiler de lojistik, levazım ve muhabere hizmeti sağlıyorlardı. Ekonomi, siyaset ve basın alanında yapılan hararetli tartışmaların, zıtlaşmalar, sokak eylemleri ve suikast girişimlerinin, terörün ve ekonomik krizlerin tümü bu düşman güçlerin kendi aralarındaki kapışıp tepişmelerinin bir tezahürüydü. Nasreddin Hoca işte Haçlı Saldırıları esnasında da aynen yaşanmış bu tabloya dikkat çekmiş ve düşman güçlerin yurdumuz üzerinde kirli emeller için hırlaştıkları bir zamanda yorganına sarılıp yatanların kıçlarının açıkta kalmasının kaçınılmaz olduğuna işaret etmişti.

Ounu en çok heyecanlandıran ise bu hırgür arasında arada bir de olsa bizim de bir yumruk çakıyor oluşumuzdu. Türkiye henüz yetim bir çocukken yorganı kaptırmamak için bazen o hırsızdan bazen bu hırsızdan yana oluyor, yorgan kimin eline geçecekse tam karşı tarafa geçip ona destek veriyor, böylece hırsızlardan birinin galip gelmesine engel olarak yorganın şimdilik ortada dönmesine ve elden çıkmamasına çabalıyordu. En az üç, bazen dört hatta beş farklı hırsız gurubu vardı. Şimdi ise Türkiye gençlik döneminde idi ve arada fırsat buldukça hırsızlardan birine alttan bir tekme indiriyordu. Hatta bazen bu hırsızlardan en zayıf ve iddiasız gördüğü birini hedefleyip ağzını burnunu dağıtacak sert bir kafa çakabiliyordu. Bu sırada büyük hırsızların birbirlerinin gırtlağına sarılmış olmaları şarttı. Hatta bu esnada öteki hırsızlara sırıtmayı ve yalancıktan göz kırpmayı da ihmalal etmemek gerekiyordu. Pahalıya alınan silah, gaz, petrol, ilaç ve gübreyle inşa edilmiş bu yılışık sırıtmalara biz vatanseverler taviz diyorduk. Atalarımız ise ayıyla yatağa girmek demişlerdi aynı duruma.

(Devam edecek)

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.