Yazarlar Çağdaşlaşma, Batı, Evropa, Amarika ve yerlilik (3)

Çağdaşlaşma, Batı, ‘Evropa’, ‘Amarika’ ve yerlilik (3)

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı

AK Parti'nin 2010 sonrasında yalnızlaştırılması kritik bir süreçtir. AK Parti, özellikle Gezi Olayları sonrasında, “Evrenselci”, “Avrupacı” Ortodoks Sol, “Küreselci” “Atlantikçi” kültüralist Sol ve Ekonomist Yeni Sağ, temelde birbirlerinden fazlaca haz etmeseler de keskin bir anti-AK Parti söylem ve siyâsette paralele düşmüşlerdir. AK Parti bunun karşısında “yerlilik-millîlik” olarak sunulan İslâmî-Türkçü bir söylemi seferber etmeye başlamıştır. Kutuplaşma olarak ifâde edilen süreç, temelde işbu siyâsal-kültürel bölünmenin fonksiyonudur.
Burada bahsedilen siyâsal-kültürel bölünmeyi dünyâ bağlamına oturtmak gerekiyor. 2010 sonrası Türkiye, bölgesel olarak Atlantik güçlerinin tezgâhladığı bir kaotik süreç tarafından kuşatıldı. Bununla kalmayıp bu kaotik sürecin bir parçası hâline getirilmek istendi. (El yevm de öyle.) Aşama aşama Türkiye'nin demokratikleşme süreçleri bu etkiyle birer “iç mesele” olmaktan çıktı ve Arap “Kışı”nın dinamiklerine eklemlendi. Avrupacılar Alevî, Atlantikçiler ise Kürt meselelerini kontrollerine aldı. Önce Gezi'de olduğu üzere Avrupacı kanat üzerinden bir Turuncu Devrim tezgâhlandı. Olmadı. Bu defâ Atlantikçi kanat devreye girdi ve 17-25 Aralık'da olduğu üzere, artık “PDY” olarak tanımlanan kirli yapılar devreye sokularak bir “kurumsal darbe” denendi. Bu da aşıldı. Ama tabloları bir hatırlayalım: PDY bu süreçlerde dâima keskin Ak Parti karşıtı cephenin tekmil bileşenleriyle dayanışma kurdu.
Nihâyet 15 Temmuz kâbusunu yaşadık. Gelinen noktada Sayın Tayyip Erdoğan liderliğinde geniş bir cephe oluştu. Bu cephenin oluşması elbette ki büyük bir fırsattır. Ama bu tek başına yeterli değildir. Vakit geçirilmeden yapılması gereken bu dayanışmanın konsolidasyonudur. Konsolidasyon geniş çaplı ve ayrıntılı bir arılanmayı gerektiriyor. Bu arılanma sürecinin en öncelikli ve nâzik tarafını askerî ve sivil bürokraside yürütülen operasyonlar oluşturuyor. Tek başına PDY ile mücâdelenin yeterli olmadığını; tasfiyelerin Atlantikçi kadroları da içine alması gerektirdiğini düşünüyorum. Diğer bir risk ise; “yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” deyimini hatırlatan şekilde; Atlantikçilerin tasfiyesinin keskin Anti-Atlantikçi bir maceraperestlikle yürütülmemesi hususudur. Buna da ayrıca dikkât etmek gerekiyor.
Şimdi bu temelde, cephenin siyâsal ve toplumsal aktörlerine bir bakalım: MHP, 15 Temmuz sonrasında büyük bir boşluğa düşen ve artık tasfiye edileceği belli olan muhalifler dışında bütün kadroları ve tabanıyla bu cephenin yanında yer aldı. Ortodoks Sol'un temsilcisi CHP ise kadro düzeyinde ağırlıklı; taban düzeyinde ise en azından yarı yarıya ve de yarı gönüllü olarak bu cepheye katıldı. Bu cephenin kuvvetlendirilmesinde nasıl, AK Parti; bir zamanlar “secde kardeşliği” üzerinden bünyesine kattığı PDY'yi tasfiye etmek için çaba göstermek zorundaysa; CHP'nin de içindeki Almancı-Avrupacı kadrolardan arınması kritik bir zorunluluktur. Dahası, her iki partinin üst yönetimleri, kendi tabanlarına “vaziyetin değiştiğini” ve ezber söylem ve siyâsetlerden vazgeçilmesi gerektiğini anlatmalıdır. Kutuplaşmanın en büyük tahribatı, çok taraflı olarak Türkiye'de bütün kültürel vasıfları eritmesidir. Türkiye'nin artık kanırtılacak bir tarafı kalmadı. Kutuplaşmayı keskinleştiren söylem basitliği artık her cenahta tasfiye edilmek zorundadır. Devir “ucuz kalemlerin”, “medya cazgırlarının” devri değildir. Medya, her türlü ucuzluğun hüküm sürdüğü “sosyal medya”nın türevi olmaktan çıkmak ve kendisini ondan ayrıştırmak zorundadır.
Sürecin toplumsal tabanını biraz da sınıfsal açıdan dikkâte almak gerekiyor. İttifakın en derinlikli ayağının orta sınıflar olduğundan şüphe yok. 15 Temmuz, şimdilik Türkiye'deki sermâye çevrelerini de vatan savunmasına katmış gözüküyor. Ama bunun sıkı bir şekilde tâkibi gerekiyor. Küresel etkilere açık ve onun tarafından yönlendirilen bir ekonomizm mi, tek dayanağı moral değerler olan siyâsal ontoloji mi? Önümüzdeki dönem Türkiye'de sermâyenin zorlanabileceği bir ikirciklenme olabilir; hele hele “Turuncu Devrim”, “Kurumsal Darbe” ve “Askerî Darbe” denemelerinden sonra “Parasal Darbe” gündeme gelirse.
Yerellik-millîlik vurgusu elbette cephenin kurucu değeridir. Ama bunu “teolojik” ve “ideolojik” bir formatlamaya taşımak ve organik kılmak en büyük risktir. Organiklik en düşüncesiz konsolidasyon tercihidir. Eğer bu ucuzluğa düşülürse, “güçleniyoruz” derken bir fırsat olarak sağlanmış ittifak (Yenikapı Ruhu) sakatlanıp dağılabilir. Yerellik vurgusunun en mühim tarafı, kurumsal yapılarımızdan günlük hayatımızın her bir hücresine kadar sirâyet etmiş olan olağanlaştırılmış (banal) Amerikan ve Avrupaî etki ve komplekslerle etkili bir mücâdeleyi gerektiriyor. 1980'lerden îtibâren yükselişe geçen ve “teolojik”, “ideolojik” ve “akademik“ aygıtlarını büyük ölçüde Türkiye dışı otoritelerden devşiren, küresel etkilere açık bir İslâmileşmeyi yerelciliğin şekillenmesinde en büyük tehditlerden birisi olarak görüyorum. Unutmayalım ki; 1980'lerde yeni kuşaklar tarafından taşınan Yeni-İslâmcılığın vurguları da en az Yeni-Sol'unki kadar kurumsallık karşıtı (anti-establishment), özcü ve târihsellik dışıydı. Eğer yerlilik, kendisine uygun kompleksiz bir “târihsellik” bulamazsa bizâtihî kendisi ağır bir sorun hâline gelecektir. Unutmayalım, Amerikanizasyon o denli karmaşık ve çok seçenekli bir kültürel endüstridir ki, sıkıştığı yerde size “de-Amerikanizasyon”un nasıl yapılacağını bile öğretir.
Önümüzdeki dönemin, târihsel mukadderat birliği ve onun duygusal iticisi olan “yurtseverlik” ortak paydasında esaslı bir paradigma dönüşümünü gerektirdiğini düşünüyorum. Eğer bunu başarabilirsek “devletlû” aklımızla “milletlû” aklımızı bitiştirebileceğimiz, yeni bir toplumsal-siyâsal çoğulculuğu inşâ edebiliriz. Ne diyelim; İnşaallah….

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.