Yazarlar Çağdaşlaşma, Batı, Evropa, Amerika ve yerlilik (1)

Çağdaşlaşma, Batı, ‘Evropa’, ‘Amerika’ ve yerlilik (1)

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı

15 Temmuz sonrasında artık hiçbir şey eskisi gibi olmamalı diyorsak bâzı esaslı tartışmaları başlatmak zorundayız. Kurumların çöktüğü, dış dünyânın olanca hışmıyla üzerimize abandığı bir zaman diliminde elimizde sâdece bir lider; ona hasredilmiş yoğun, yaygın bir halk desteği ve “yerlileşme” gibi bütün bunları taçlayan bir refleks kavram var. Esas mesele, bütün bunlardan ne çıkarabileceğimizdir.
Bu yazının başlığını oluşturan kavramlar, Türkiye'nin önümüzdeki on seneler îtibârıyla, hem teorik hem de pratik düzlemde gündemini oluşturacak gözüküyor. Herbiriyle yürütülecek manâlı ve derinlikli hesaplaşmalar var. Hâsılı ev ödevlerimiz yükünü tutmuş vaziyette. Biz de buna bir girizgâh kabilinden mühim bulduğumuz bâzı hususları ortaya koymak istiyoruz.
“Batı”dan başlayalım. Anlambilimsel (semantik) açıdan bakıldığında “Batı” kavramının, Avrupalılaşma ve Amerikalılaşmanın metafiziği olarak tezâhür ettiğini söyleyebiliriz. Avrupalılaşma ve Avrupailik, hayli târihsel kavramlar. Bu îtibarla “pratik” karşılıklara sâhip. Bu sebeple de bu memleketin ahâlisi tarafından hiç hoş karşılanmaz. Avrupailik genellikle, kendimizi küçülterek başkasını; üstelik “düşman” olan başkasını, hiçbir düşünsel veyâ ahlâkî endişe taşımadan “taklit” etmeyi ifâde ediyor. Bunun günlük hayatta dâima örnekleri olagelmiştir. Onlara, içi boş “özneler” olarak kimi zaman kızılır, kimi zaman ise alaysı bir yaklaşımla bakılır.
İşte, “Batı” kavramı, Avrupailiğin panzehiri olarak işlev görmesi bu sebepledir. Batı, Avrupa'ya göre daha soyut ve tarihselliği daha zayıf bir kavramdır. Dolayısıyla, ona göre daha fazla kabûle şâyan bir tını taşıyor. Avrupalılaşma bir pazarlık payı bırakmazken, “nasıl Batılılaşacağımız” tartışmaya ve pazarlığa açıktır. Nitekim bu pazarlığın en gelişmiş formülünü, Türkiye Cumhûriyetinin mottosunda buluyoruz: ”Batı'ya rağmen Batılılaşmak”…
Batı'ya rağmen Batılılaşmak ideali kısmî (minimalist) modernizmin basitlemelerinde, farklı siyâsal ideoloijik meşreplerde ortak bir payda olarak işlenmiştir. Batı'nın ilmini ve fennini alalım; ama “kültürümüzü muhafaza edelim” düsturu, modern Türk siyâsal düşüncesinin ana jenaratörüdür. Bu îtibarla ideolojik târihimizde bir tartışma istisnâidir ve ancak eser miktâr ve oranda gözlemlenebilir. Bütün mesele “kültür”ün nasıl tanımlanacağı meselesidir. Kültür ne kadar “ulusal”, ne kadar “millî” veya ne kadar “İslâmî” olacaktır? Tartışmalar işbu kültüralist merkezde yoğunlaşır. Verilen cevapların târihsel karşılığı olmak zorundaydı. Her meşrep, târihten bâzı kanıtları, seçmeci yakınlıklar kurarak kendisine buldu da. Ama her kanıt, onunla çelişen başka kanıtların “bilinçli” ihmâline ve görmezden gelinmesine dayanıyordu. Onun için git gide manâsızlaşan tartışmaların da ardı arkası kesilmedi.
Aslında bu tartışmalar “disiplinli üretim toplumu olma” hedefinde odaklanıyordu. Bir bakıma bu “nesnel” ve kaçınılmaz amacı başarmak adına hangi “organik” nitelikli kültürel motivasyonların tercih edilmesi gerektiğiydi tartışılan. Batılılaşmadan anladığımız, Batı'nın “istenmeyen” taraflarının dışarıda bırakılıp, istenen “mâkûl” taraflarının koşulsuz kabûlüydü. Bu mâkûl hedefin taşıyıcısı ise “mühendislik” dünyaydı. Bu evrede ufkumuzda veyâ görüş alanımızda halâ Avrupa'nın olduğunu söyleyebiliriz. Evet çoktan NATO'ya girmiş ve ABD ile yakın ilişkiler kurmuştuk; giden gelenlerden oralarda neler olup bittiğini iştiyorduk ama ABD bizim için hâlâ çok uzaktaydı.
Kabaca 1980 ve 1990'lara kadar böyle geldik. Bu târihler üretim toplumlarının çözüldüğü ve toplumsal formasyonların “tüketime” göre yeniden formatlandığı yeni bir dönemdi. O zaman gârip bir şekilde; yâni hiç tartışmadan bütün dünyada hâkim olan tüketim normlarıyla iştahlı bir şekilde barıştık. Bu aynı zamanda Batı algımızın öznesi olan Avrupa'nın aşama aşama diskalifiye olması ve bunun yerini Amerikanize değerlerin almasıydı. Evet, AB mâceramız üzerinden belki hâlâ bir Avrupalı olma iddiamız sürüyordu. Ama daha somut olarak “küreselleşme” güzellemeleri ile birlikte evrildiğimiz mecrâ artık Amerikalılaşmaktan başka bir şey değildi..
Bu sürecin üzerine, Avrupâilik tartışmalarında olduğu üzere epistemolojik, felsefî, metafizik, etik tartışmalar yapmadık. ABD, karşımıza Avrupa gibi “târihsel” örselenmeler, travmalar yaratarak; ağır entelektüel ev ödevleri vererek gelmiyordu. Know-how'ların, fırsatçılığın, pratik buluşların ve cinliklerin diyârı gözümüzde “temizdi”. Solcuların Amerikan Emperyalizmine dâir şikâyetleri de nihâyetinde ezelî düşmanımız Sovyet Rusya'da imâl edilmiş yanıltmalar değil miydi? Ah bu komünistler, deyip geçecektik.
Derin bir umarsızlık; hattâ sempatiyle karşıladığımız Amerikanizasyon süreçleri zaman içinde -bugün çok ama çok daha net görüyoruz ki- iliklerimize, kemiklerimize işledi. O kadar ki; Sol içindeki anti-Amerikan tepkiler bile zaman içinde arkaik görülmeye ve marjinâlleşmeye başladı. Liberâl sol denilen akımlar, solun târihinde bir olgunlaşma alâmeti olarak görülmeye başladı. Sol kendisini Amerikan etkisiyle soylulaştıran yeni ilgi alanları geliştirerek soylulaştırmaya başladı. Ekonomik alanla ilgisini kesti. Hatta karşıtı yeni sağ'ın ihtirasla yücelttiği ekonomizmi gündeminden çıkardı. Daha çok kültürel meselelere odaklandı.
Mesele çok su kaldırıyor…. Devâm edeceğiz…..

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.