Yazarlar Halk adamı olmak

Halk adamı olmak

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı

Kendisiyle yapılan mülâkatlardan da anlıyoruz ki, Sayın Kılıçdaroğlu’nun son derecede “mazbût” bir hayatı var. Bu durum Sayın Kılıçdaroğlu’nun meslekî sosyalleşmesinden geliyor.  Kılıçdaroğlu, bir memûr olmayı tecih etmiş. Buna uygun bir tahsil almış. Senelerce bürokrasinin çok çeşitli kademelerinde çalışmış. Nihâyet emekli olup siyâsete atılmış. 

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
: Halk adamı olmak
Haber Merkezi 14 Ağustos 2017, Pazartesi Yeni Şafak
Halk adamı olmak yazısının sesli anlatımı ve tüm yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Herkes siyâsete atılabilir. Ama bu süreç herkeste aynı neticeyi vermez. Siyâsete atılırken geçmişimizi de beraberimizde getiririz. Meselâ bir tüccarın siyâsete atılmasıyla; bir memurun siyâsete atılması farklıdır. Misâl mi? Buyrun Trump. Sık sık Trump’ın siyâseti, ticâret ile karıştırdığını söylemiyor muyuz? 

Her meslek insana bir “formasyon” kazandırır. Ama bununla da kalmaz;  her formasyonun doğurduğu bir de deformasyon vardır. Hayâtın diyalektiği bu; bizi “forma sokan”; yâni şekillendiren ne varsa; aynı zamanda bizi bir şekilde deformasyona; şekilsizleşmeye uğratır. Meselâ bir doktor, muayenehane veyâ hastahanenin dışında rastladıklarına potansiyel bir hasta gibi bakıyorsa; bir öğretmen, derslik veyâ okul dışında rastladığı herkese ders verir tarzda konuşuyorsa; bir asker kışlanın dışındakilere nefer muamelesi çekiyorsa meslekî deformasyon gerçekleşmiş demektir.

Şimdi dönelim Sayın Kılıçdaroğlu’na.. Memur geçmişi hasebiyle; mazbut bir siyâsetçi olarak siyâsete atılmasında hiçbir özel durum yok. Bu onun formasyonu.. Şimdi gelelim işin diğer boyutuna; yâni deformasyon boyutuna.

Aslında memurlar için mazbut yaşamak bir tercihin konusu değildir. Memûrîn bir hayât tarzı, insanları zâten “mazbut” olmaya zorlar. Mazbut kelimesi; mâlûm düzenlilik ve korunmuşluk hâlini anlatır. Memurîn hayâtın düzensiz sürdürülmesi mümkün değildir. Memurlar; mevzuatların, kanunların, usûllerin gereklerini tâkip etmekle; iş ve işlemlere aktarmakla yükümlüdür. Meselâ, memur için iş ve işlemin bizzat kendisinden önce gelen onun hangi usullere göre yapılacağıdır. Mecelle’de de geçen meşhûr bir deyişle, “usûl” esâsa mukaddemdir”. 

Usûlcülük îtibârıyla memurların siyâsete atılmaları; eğer sicilinde açık veyâ kuşku uyandıracak lekeler yoksa, diğer bâzı mesleklerden gelenlere göre daha güven verici olabilir. Nâmuslu ve güvenilir olmak siyâsal kariyer îtibârıyla hatırı sayılır bir niteliktir. Düz bir memûr, “canım adam memurluktan geliyormuş;  hiç olmazsa usûl bilir” kabilinden bir sempati doğurur.

Ama, nedense memurluktan gelen insanlarda fazlaca, parlak bir siyâsal başarı geldiği pek görülmez. Belki teknokratik siyâsette başarılı olanlar vardır. Ama bu tarz başarılar olsa olsa yan başarılardır. Toplumlara seviye atlatan parlak, dönüştürücü siyâsal başarıların yanında esâmeleri okunmaz. Bu tarz başarılar, usulcü memurîn kafalarca hayâl bile edilemez. İşte deformasyonlar da tam burada tezâhür eder. “İş yürütmeye” göre ayarlanmış bir zihniyet “iş geliştiremiyor”. Tam tersine, tıpkı işin içinden çıkamayan memurun, usulleri abartarak ve karmaşık hâle getirerek vatandaşın işini yokuşa sürmesinde olduğu üzere engelleyici siyâsetler üretmesine yol açıyor. Kılıçdaroğlu’nun tâlihsizliği memurîn sosyalleşmesi üzerinden liderlik konumuna gelmesi veyâ aklında hiç yokken; şartların cilvesiyle getirilmesidir. Lider konumuna gelince bu kısırlık daha da belirginleşiyor. Çünkü liderlik iş takibinde başarılı olmayı değil, çok daha ön alıcı; ön açıcı işlere imzâ atmayı gerektiriyor. Schumpeter’in “yaratıcı yıkıcılık” dediği tarzdan.. Hatırda tutmak gerekir ki; her yenileşme şu veyâ bu ölçüde yıkıcıdır.

Mazbut olmak, aynı zamanda korunmuşluk, etkilere karşı sızdırmazlık kazanmışlık gibi başka manâlara da sâhip. Risk almamak, yerleşik olanla yetinmek ve onların yenilenmesine karşı derin bir korku hissetmek ve bunu kutsallara ihânetten saymak mazbut olmanın göstergeleridir.

Nihâyet mazbut olmanın, sâde kalmak, kirlenmemek gibi başka manâları da var. Mazbut olmanın ölçüsünü; yabancılaşmamışlık, olduğu gibi olabilmek, hattâ çok gerekirse en müfrit düzeyde “faziletli bir fakirlik” verecektir. Garip olan husus, bu kadar usulcü bir bakışın, siyâsette zorlandığı yerde bütün usulleri bir kenara atıp en tabiî hallerini fetişleştirmesidir. Usûlcü içeriksizleşme ve kuruluk; bir noktada kendisini feshetmekten başka bir çâre bulamaz. Popülizmin en cıvık cıvık olduğu hâldir bu. Sayın Kılıçdaroğlu’nun “Halk Adamı Kılıçdaroğlu” başlığı ile servis edilen atletli fotoğrafının bardağı taşırdığı noktayı anlatıyorum.  Evet Sayın Erdoğan haklı: Mustafa Kemâl’in halkçılığı işte böyle vıcık vıcık bir halkçılık değildi. O, beğenilsin beğenilmesin; özünü temiz gördüğü bir halkı medenîleştirme gayretindeydi. Onun için halk dalkavukluğu da yapmıyordu. Zarafetten de asla tâviz vermedi. Medenî kıyafetlerinin dışında kendisini ev hâliye gören olmadı. Dâima bakımlıydı. Ama merhum Ecevit’in kasket giymesiyle başlayan sol görünümlü-Kemalist halkçılık, Sayın Kılıçdaroğlu’nun atletli fotoğrafıyla tamamlandı. Ne tuhaf değil mi; şapka medeniyetin alamet-i fârikasıdır deyip “şapka giyilecek” emrini verdiler. Millet bu emri kendince kaskete evriltti. “Şapka giyilsin” diyenler şapkayı bıraktı. Kasketliler ise, daha tutarlı çıktı; daha uzun bir süre kasketlerini bırakmadı. Ama deformasyonun bir evresinde şapka emrini verenler onların kasketlerini çaldı. Tıpkı bunun gibi, bir zamanlar Aşık Veysel’in kıyafetini pejmürde bulup Ankara’ya sokmayanlar, iç çamaşırlı halk adamı görüntülerini servis etmekte beis görmediler. Eeee, neticede gâliba halk kazanıyor.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.