Yazarlar Millet egemenliğinden halk egemenliğine (2)

Millet egemenliğinden halk egemenliğine (2)

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı
Bir tarafta halk egemenliği düşüncesini radikal bir biçimde savunan ve yasamada temsil ilkesine şiddetle karşı çıkan Rousseau; diğer tarafta ise ulusal egemenliği savunan ve bunun ancak seçilmiş temsilciler aracılığıyla mümkün olabileceğini savunan Sieyes var. Bu, klâsik egemenlik düğümünü ifâde eder. Uygulamada ise İsviçre gibi birkaç özgün yer hâriç, Sieyes"in düşüncesinin baskın geldiğini biliyoruz. Rousseau"ya gelince; halk egemenliğinin doğrudan yorumu üzerinde bu kadar hassas olabilen Rousseau, daha sonraları ''halk irâdesi'' karşısında ''genel irâde'' gibi ''objektif'' bir ilkeyi baskınlaştıran yazılar yazmıştır. Rousseau"ya göre farazâ; eğer bir yerde kurucu genel irâde ile belli bir yasama faaliyetinde tezâhür eden halk irâdesi çatışırsa, genel irâde halk irâdesini tasfiye edebilmeli; hatta etmelidir. Hâsılı ''egemenlik'' meselesi çatallı bir meseledir. Dolayısıyla, kendi özgül sorunlarının yanı sıra, Türkiye"deki egemenlik algısının, bundan nasiplenmesini ve kendi özgün sorunlarını buna eklemlenmesini yadırgamamak gerekir.

Düşünceme göre esas mesele, temsil süreçlerinin içinde yatmaktadır. Katılımcı pratikler ''yorgun'' temsili demokrasilerin temsil sistemlerinin tıkanıklıklarını açmak için bir alternatif olarak düşünülüyor. Bu yolda, sonuçları nasıl olacak bilemiyoruz ama, hayli zengin bir tecrübe ve teori birikimi yaşanıyor. Kışkırtıcı literatürüyle Rousseau halâ ilham vermeye devam ediyor. Artık böyle ifâde edilmiyor, ama halk egemenliği- millet egemenliği tartışması yeniden canlanmış vaziyette.

Siyâset postülasız olmaz. Egemenlik; onun temsili mi doğrudan mı olacağı bu postüla tartışmalarının merkezî noktalarından birisi, belki de başlıcasıdır. Siyâseti, postülalarını göz ardı ederek tartışmak; şüphesiz bir yetersizlik doğuracaktır. Ama siyâseti sâdece postülaları üzerinden konuşmak da ayrı bir entelektüel zaaftır. Siyâsal değerler şu ya da bu şekilde kitâbî bekâretlerini kaybediyor. Son sözü, ister hoşnut kalalım, isterse kalmayalım; kitaplar değil hayat; yasa değil yorum söylüyor. Yorumların ilginç tarafı kağıt üzerindeki ayırımları tanımamasıdır. Entelektüeller inceden inceye, kıymık kıymık analitik tartışmalar yapadursunlar; bunlar yorumcuların dünyasında buharlaşıp gidiyor. Bununla da kalsa iyi; ama başka şeyler de oluyor: Kağıt üzerinde ayrıştırılmış olan unsurlar yorumlarda şaşırtıcı bir biçimde birbirine karılıyor. Nihâyetinde hassas mühendislik hünerler gerektiren siyâsal tasarımlar, bütün öngörülen ya da hesap edilenleri boşa çıkartarak siyâsal afyonlara ve orjilere dönüştürülüyor .

Meselâ halk kavramına bakalım: Rousseau ve Sieyes"in gözünde iki farklı, hatta zıt kutba işâret eden ''halk'' ve ''ulus'' kavramları sâdece ulusçuluk ve halkçılık üzerinden fetişleşmemiş; yorumlar ve eylemeler dünyasında eşlenerek, ulusun halk, ya da halkın ulus olarak algılandığı eğretilemelere dönüşmüştür. (Benzer eğretilemeyi ulus-sınıf; ya da halk-sınıf üzerinden kurulduğuna şahit oluyoruz). Anlaşılıyor ki, doyurucu analizler sâdece postülalar üzerinden, ya da sâdece metinlerin anlamlarını değil; aynı zamanda, bunlara yüklenen anlamları da açığa çıkarmak zorunda.

Türkiye"de siyâsal kültür, ''ulus''-''halk'' ayrışmasını tanımadı. Kurucu süreçler ulus ile halkı özdeşleştirdi. Kurucu partinin adı bu yüzdendir ki Cumhuriyet Ulus Partisi değil, Cumhuriyet Halk Partisi oldu. Bir kültürel kategori olarak ulus, Türkiye Cumhuriyeti"nin özde Batılı değerlerle, kurumsallık dışı kalmış pagan kültürlerin değerlerinin, küçük burjuva öncelikler üzerinden harmanlanmasını ifâde ediyordu. Halk teriminin aşağıdakileri okşayan temaları, ulusun Osmanlı kurumsal-kültürel geçmişinden ayrıştırılması ve uzak-ara köylülük üzerinden bir meşruiyet sağlamak için kullanıldı. Bu yorumların Fransa"dakilerden ilham aldığını biliyoruz. Kısmen başladığını gördüğümüz ama biraz daha derinleşmesini arzu ettiğimiz kıyaslamalı politolojik çalışmalarla işin bu faslı daha da anlaşılabilir olacaktır.

Bizdeki önemli ayırım ''ulus'' ile ''halk'' arasında değil ;'' ulus'' ile ''millet'' arasında şekillendi. Türkiye"de kurucu muktedirler ve daha sonra ulusal olarak tanımlanan sol; temsilde temsilcinin ayrıcalıklı yerini korumak kaygısıyla dilde yeni bir damar açtı. Siyâsal topluma ulus nitelemesini getirdi. Bu, kurulmakta olan siyâsal toplumu, veri müesses nizam ve onun kurumlarından ayrıştırma arzusuyla olduğu kadar; temsilcilerin temsil ettiklerinden de mesafelendirilmesi amacıyla kurgulanmıştır. Diğer taraftan Türkiye"deki merkez sağ, millet terimine başvurarak siyâsal olanın tarih, kültür, mânevîyat, inanç üzerinden geliştirilen vasatlarda –Hegel buna Sittlichkeit der- yeniden yorumladı. Bu, doğrudan doğruya temsil süreçlerine gerekli kurumsal dönüşümlerle desteklenen katılımcı bir mahiyet kazandırmak anlamına gelmiyor. Ama,siyâsal kültürü paganlaştıran kurucu- kırıcı süreçlerde; temsilci ile temsil edilen arasındaki küskünlüğü telâfi ediyor. Yâni işin, kurucu-kırıcı süreçler karşısında bir onarıcı süreç olma özelliği var. Ama bundan da önemlisi, Sartori"nin yaptığı ayırımlarla ifâde edecek olursak; temsilcinin temsil ettiği makamları temsil etme önceliğinin yerini, temsilcinin temsil ettiklerini temsil etme önceliğinin alması. Sonuçta temsil süreçleri; nesnellikten öznelliğe evriliyor. Bunun kazandırdıkları kadar, riske ettiği hususlar da var. Önce avantajlara bakalım: Türkiye"nin siyâsal tarihi, kütleleri siyâsete bu yolla çekiyor ve siyâset dışı yollardansa siyâsal olan yolları tercih etme eğilimi galebe çalıyor. Siyâsette sittlichkeit"ın etkileri küçümsenecek bir şey değildir. Eğer kültürel hisler siyâsette kendisine yer bulmasa ne olacaktı? Aynı sürecin en düşündürücü ve risk yüklü tarafı ise, ''siyâsetin kültürelleşmesi'' ile ''kültürün siyâsallaşmasının'', yeni halkçı akıl tutulmaları üzerinden yaygın; üstelik giderek olağanlaşan bir karşıklığın konusu haline gelmesini hatırlatıyor. Türkiye"de yaşanan en büyük sıkıntının bu olduğunu düşünüyorum. Siyâsetin kültür ile eşlenmesi reddedilemez taraflarıyla ortaya çıkıyor. Sorun bunun nasıl yapılacağı. Siyâsetin en az iktisadîleşmesi kadar kültürelleşmesi de anlaşılabilir bir olgudur; ama siyâsetin kültürelleşmesi kültürün siyâsallaşmasına indirgenirse-genellikle olan da budur- siyâsetin sürdürülebilir olmaktan çıkacağını düşünüyorum. Türkiye"nin yakın geleceğinde, diğer şartların aynı kalacağı varsayımıyla, yeni kurucu yasa süreçlerinde gündeme geleceği aşikâr olan tartışma, egemenlik postülasının yeni değişkenler etrafında nasıl yorumlanacağı ile ilişkilidir. Kültürün siyâsette temsili, başta iyiniyet; daha sonra da çok taraflı sorumluluk gerektiriyor. Eğer kültürün siyâsette temsili, düz ve kaba bir algılamayla siyâsetin kültürde temsili olarak görülürse, Türkiye"nin sâdece siyâsal değil, sivil geleceği de kararabilecektir. Statik ve dinamik hesapların siyâsal mühendisliklerce çok hassas yapılması gerekiyor. Zor; kimbilir, belki de başarılabilir...

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.