Yazarlar Sönümlenme

Sönümlenme

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı

Wallerstein, Kapitalist Ekonomi Dünyâ olarak târif ettiği dünyâ düzeninin sistem karşıtı hareketlerle yıkılamayacağını sık sık dile getiriyordu. Hattâ, tam da bu sebeple “muhalefet kırıcılığı” ile suçlanıyordu. Soğukkanlı bakıldığında siyâsal târih bilançosu Wallerstein’i doğruluyor.

Aslında bu durum bir yanılsamadan kaynaklanıyor. Ekonomik parametrelerle siyâsal parametrelerin karşılaşmasından ve yer yer çatışmasından neşet ediyor. Sermâyenin en başta gelen niteliği kendisini sonsuz büyütme güdüsüdür. Bu büyümenin jeopolitik karşılığının sınırsızlık olması akla uygundur. Gelin görün ki, bunu yapabilmesi için “sınırlı” işleyen bir akıl ile işbirliği yapması kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor.

Devletlerin târihi, ister geleneksel, ister modern karşılıklarıyla her ne kadar “söylem” veyâ “özlem” düzeyinde tam ve mutlak bir büyümeyi içerse de bunun târihsel imkânları dâima boşa çıkmıştır. Târihin en büyük fâtihi olarak gördüğüm Büyük İskender’den beri bu böyledir. İskender “çılgın” bir tasarıma sâhipti. Gelin görün ki, kendisi bunun içinde buharlaştı. Roma kendisini bir dünyâ imparatorluğu olarak görse de , belirli coğrafî sınırlara takılı kalmaktan kurtulamıyordu. Dünyâ coğrafyası düşünüldüğünde o anlı şanlı Roma’nın hükmettiği coğrafyanın küçüklüğüne şaşırmamak elde değildir. Benzer olarak, bir “cihan imparatorluğu” olarak gören Osmanlı İmparatorluğu’nun durumu da bundan farklı değildi. Bir misâl de modern dünyâdan verebiliriz. Britanya İmparatorluğu ,”üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olarak takdim edilse de, işin aslı bu değildir. Kendi zenginliğini var eden o muazzam sömürge ağını ayakta tutamamış, bırakalım isyanları, bunun ağır mâliyetleri altında sıkışmış ve sönümlenmiştir.

Bütün mesele, sermâyenin doğuşuyla alâkalı görünüyor. Kadim devletlerin , hidrolik temelli ve toprağa bağlı üretim tarzlarının büyüme potansiyeli sınırlıydı. Ama kapitalizm bu durumu değiştirdi. Onun özgül jeopolitiği yoktu. Engellenmeksizin gidebildiği yere kadar gitme güdüsü vardı. Çelişkisi ise devletle iş tutmak zorunluluğuydu. Hasılı, jeokültürel olarak kapitalizmin aklını ortaya koyan, evrenselcilik öngören liberalizm ile, egemenlik üzerinden “sınırlı” düşünen devlet arasında dâimî meselelerin olması kaçınılmazdı. Ama jeokültür ile jeopolitik arasındaki bu çelişkide galebe çalan ikincisi oldu. Kapitalizm bir tutunum sağlamak için modern devletle işbirliği yaptı. Bu birikim için şarttı. Geriye birikimden yoksun “ koca” bir dünyâ kalıyordu. Merkez, Yarı-Merkez ve Kenar olarak ayrışan bir dünyâ tablosu bunun mahsûlü olarak tezâhür etti.

Jeopolitik ayrışmalar kaçınılmazdı. Bu aynı zamanda kendi jeokültürünü de oluşturacaktı. Bunun, sermâyenin küresel akışkanlığıyla yer yer uyumlu, yer yer de uyumsuz olacağı âşikârdı. Bir tarafıyla uyumluydu; çünkü devlet ve ulus eksenlerinde dünyâ ortak bir kodlamaya tâbî tutuluyordu. Meselâ sömürgeciliğe karşı bir mücâdele veriyordunuz. Ama bunun çıktısı devlet ve ulus gibi iki modern kod oluyordu. Jeokültürel olarak “sanki” sermâye karşıtı bir zafer kazanmış gibiydiniz; ama nihâi kertede hâkim dünyâ kodlamasına tâbi olmaktan kurtulamıyordunuz. Diğer taraftan emperyalizm vasıtasıyla emek yoğunluklu tarımsal yapılarınızla ,sermâye yoğunluklu “üstün” dünyâya yeniden teslim oluyordunuz. Bu manzara bize, jeopolitik direnç noktalarının veyâ sistem karşıtı hareketlerin mâkus tâlihini ve husûsen de ideolojik akıl yürütmelerin bulanıklığını anlatıyor. Belli bir istikâmette giden trenin içinde ters istikâmette koşmak gibi bir şey bu. Hobson, Luxemburg ve Lenin’in geliştirdiği emperyalizm tezlerinin, meselenin Marx’ın öngördüğü gibi emek-sermâye çelişkisinden çıkıp emekçi uluslar ve emperyalizm çatışmasına dönüştüğü âşikârdı. Ama bunun akabinde, bahsi geçen çelişkinin sistemi çözeceği varsayımı tam bir yanılsamaydı. Sistem, sistem karşıtlığını hem üretiyor; hem de onu yönetiyordu.

KED (Kapitalist Ekonomi Dünyâ) sürekli krizlerle varolageldi. Bütün mesele krizlerin niteliğiyle alâkalı. Kondratieff’in nazariyesine göre yıkıcı olan çevrimsel krizlerin dışında kalan yapısal krizler. Sistemin sönümlenmesine yol açan da bu olacak. İdrâk ettiğimiz bu ve aşağı yukarı 2020’lerden başlayarak 2050’lere uzaman bu dar geçitte, gerçek “revolution” yaşanacak. Bu bana, Coen Kardeşler’in harika dizisi Fargo’da geçen bir repliği hatırlatıyor. Dizinin başat figürlerinden birisi olan feylozof tabiatlı bir mafyoz tip, sahnelerden birisinde “Revolution”ın siyâsal karşılığı ile olan devrim ve değişim manâlarıyla alay eder ve kavramın astro fizikte yıldızların sönümlenmesini anlattığından dem vurur. Ne kadar ironik değil mi? Sistemin sönümlenmesi tepkileri açığa çıkarıyor. Bugün dünyâda toplumsal protestolardan geçilmiyor. Hepsi sistem karşıtı. Ama hepsi de istikâmetsiz. Wallerstein, bu kaosun bir dönüşüm potansiyeli taşımakla berâber, eskisinden daha beter bir dünyâ ihtimâlini de barındırdığını yazıyordu. Gidişat nereye dersiniz?

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.