Yazarlar Bana bir masal anlat güncel olsun

Bana bir masal anlat güncel olsun

Yaşar Süngü
Yaşar Süngü Gazete Yazarı

Papazlar, sabahın erken saatinde bir bakkala giderek bir şeyler almak istediler.

Bakkal onlara:

“–Ben siftah yaptım. Siftah yapmayan komşumdan alın!” dedi.

Bunun üzerine diğer bakkala gittiler.

O da aynı şekilde:

“Ben siftah yaptım. Siftah yapmayan komşumdan alın!” dedi.

Böylece papazlar diğer dükkâna gittiler. Aldıkları cevap hep aynı oldu. Nihayet ilk bakkaldan alışveriş yaptılar.

Bu olay 1453 yılında Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra iki papazın Osmanlı esnafını dolaşırken yaşadıkları hâdise.

Masal gibi değil mi!

Fatihin torunları bugün ne yapıyordur acaba?

**

Ordu düşmana doğru ilerlerken, gayr-i müslimlerin köylerinden de geçiliyordu. Ordu komutanı mola verdiği bir sırada Hristiyan bir köylü, huzûruna geldi ve:

“Askerlerinizden birisi bağımdan üzüm koparmış ve yerine de parasını asmış! Size teşekküre geldim” dedi.

Komutan, derhal o askeri buldurtup ordudan kovdu.

Buna hayret eden Hristiyan köylü sebebini meraklı gözlerle sorunca şöyle dedi:

“-Askerin hâli, zaferin ilk adımıdır. Eğer o asker, parayı üzümünü aldığı asmaya bağlamamış olsaydı, bu ordunun adı zâlimler ordusu olurdu ve o askerin kellesi giderdi.

O parayı asmaya bıraktığı için kellesini kurtardı, ancak sâhibinden izinsiz mal aldığı için seferden men cezâsına çarptırıldı.”

Bu olay tarihe muhteşem Süleyman olarak geçen Kânûnî’nin Avusturya’ya yaptığı seferlerin birinde yaşanmış.

Bu da masal gibi değil mi?

Kanuni’nin torunları ne düşünüyordur bu konu hakkında acaba?

**

Belh şehrinin hükümdarı İbrahim Ethem tacı tahtı terk ediyor. Seneler sonra ruhsal yolculuğunu tamamladıktan sonra Belh şehrine tekrar geliyor.

Kendi yaptırdığı camide yatsı namazı kılıyor. Dışarıda sulu kar, yağmur, soğuk... “Şurada kıvrılayım da sabah olunca giderim” diye düşünürken camiye bakan kayyum bacağından tutuyor ve “İbrahim Ethem, senin gibi çulsuzlar için yaptırmadı bu camiyi” diyerek bacağından sürükleye sürükleye, kafasını merdivenlere vura vura atıyor onu dışarıya.

Çaresiz tekrar sokağa çıkıyor her taraf kapalı, sadece bir yer açık. Bir fırın.

Kapıyı çalıyor ve sabaha kadar oturma müsaadesi istiyor.

Orada çalışan işçi, “Geç otur” diyor. Aradan bir-iki saat geçiyor. Sabah ezanı okunmaya başlıyor. Okunduktan sonra işçi dönüyor “Hoşgeldiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz, isminiz ne” diyor.

İbrahim Ethem de “Ben iki saattir burada oturuyorum, şimdi mi geldi aklına sormak” diyor.

Fırıncı diyor ki: “Ben bu fırında işçiyim. İki çocuğum var, iki de yetime bakıyorum. Ben onlara şimdiye kadar haram lokma yedirmedim. Senin geldiğin vakit benim mesai saatim dahilindeydi. Ezan okundu, mesaim bitti. Seninle istediğin kadar konuşabiliriz, şimdi kazancıma haram karışmaz.”

İbrahim Ethem “Sen ne güzel adammışsın. Senin Allah’tan bir şey isteyip de olmadığı vaki oldu mu?” diye soruyor.

“Ben Allah’tan ne istediysem verdi. Fakat Allah’tan bir şey istedim. Onu bana vermedi. Allah’a yalvardım, İbrahim Ethem’i göster diye, bana onu göstermedi” diyor.

“O Allah, öyle bir Allah ki,” diyor İbrahim Ethem, “İbrahim Ethem’i bacağından sürükleye sürükleye, kafasına vura vura getirir sana gösterir ve senin gözünün önünde ruhunu teslim ettirir” diyor ve Allah diyerek ruhunu teslim ediyor.

Nasıl, bu da masal gibi değil mi?

Saltanatını terkeden İbrahim Ethem ile ailesine haram lokma yedirmeyen fırın işçisinin torunları bugün nasıl yaşıyordur acaba?

**

Bir adam dört kişiye bir miktar para verdi; “Bu para ile işinize yara­yanı alın!” dedi.

Dört kişiden biri Farsça biliyordu; “Bu parayla engür alalım” dedi.

Öbür arkadaşı Arap idi; “Aksilik etme!, ben engür istemem, ‘ıneb isterim” dedi.

Biri de Türk idi; “Ben ‘ıneb istemem, üzüm isterim” dedi.

Rum olan diğeri; “Bırakın bu lafları!” dedi. “Bu para ile istafil alalım.”

Derken dört kişi birbirleri ile çekişmeye, dövüşmeye başladılar.

Oysa engür, ‘ıneb ve istafil, hepsi üzüm demekti.

Onlar ahmaklıklarından kavga ediyorlardı.

İslâm dünyasının bilhassa Anadolu’nun siyasî ihtilâflarla, düşman işgalleriyle çalkalandığı, Selçuklu Devleti’nin son nefeslerini verdiği bir devirde yaşayan Mevlana’nın kendi dönemini anlattığı bir hikayedir bu.

Masal gibi mi? Hayır.

O günden bugüne değişen hiçbir şey yok.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.