|
Yazarlar

Ne diyeceğimi biliyor musunuz?

04:00 . 23/11/2022 Çarşamba

Yasin Aktay

1966’da Siirt’te doğdu. Siirt İHL’yi 1985’te tamamladıktan sonra ODTÜ Sosyoloji Bölümünde 1990’da lisans, 1993’te Political and Intellectual Disputes on the Academisation of Religious Knowledge isimli teziyle Yüksek Lisans; 1997'de de Body, Text, Identity, Islamist Discourse of Authenticity başlıklı tezle doktora derecelerini aldı. 1992-2012 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyeliği yaptı. Halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesidir. 2010-2014 yılları arasında Ankara’da bulunan Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün başkanlığını yaptı. TÜBA Üyesi de olan Aktay, halen Yeni Şafak Gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.

Yasin Aktay

İnsanı insan yapan, insanlık yolculuğunda ilerleten şey bir şeyler işitmeye, işittiklerinden öğrenmeye, öğrendiklerinden kendini değiştirmeye açık olma seviyesidir. Ama hepimiz de biliriz ki insan her zaman işitmiyor, işitse öğrenmiyor, öğrense de bunu eyleme dönüştürmüyor.

Nedir bu farkı oluşturan şey?
Kimden ne işiteceğimize, işittiklerimizden ne öğreneceklerimize, öğrendiklerimizden neyi eyleme geçireceğimize kadar geçen süreçte kendi farkımızı ortaya koyuyoruz. Bir kulağımız var ve bu istesek de istemesek de bir şeyleri bize işittiriyor.
İstemeden işittiklerimiz ile “bile-isteyerek, arayarak” işittiklerimiz arasında hangi ses, kimin sözü, neremize ne kadar ulaşır?

“Biri ötekinin gelişine nasıl hazırlanmalı? Öteki, öteki olarak, insanın tam olarak hazırlanmadığı kişi değil midir? Hazırlık, ötekini kendi başkalığından kurtarmıyor mu, yani biz hazırsak, o zaman gelen şey öteki değil aynı olan, yani tam da beklediğimiz şey olmuyor mudur? Ötekine karşı gerçek konukseverlik, kişinin her şeye hazırlıklı olduğu, yani aslında hazırlıklı olmadığı anlamına gelen belirli bir şartsızlığa sahip olmayı gerektirmez mi? Ötekinin gelişi için yeterli olan tek hazırlık, gelecek olana hazırlıklı olamayacağımızı itiraf etmek midir? O halde nasıl hazır(lıksız) olunabilir, yani asla hazır olamadığımız birinin ilerleyişi için nasıl hazırlıklı olunabilir?”

John D. Caputo
’nun bu soruları
Öteki’ne karşı, aslında dosta karşı, onun gelişine veya onun bize seslenişine nasıl ve ne kadar hazır olduğumuza dair sorulmuş oldukça uyarıcı sorular.
Tam bu sorular nedense bende
Nasrettin Hoca
’nın meşhur düşündürücü fıkrasında yaptığını andırır.
Hoca’nın bir gün camide vaaz kürsüsüne çıkıp cemaate sorduğu soruyla başlayan fıkra
: “cemaat, bugün size ne diyeceğimi bilir misiniz?” Cemaat şaşkın, hiç beklemedikleri ve bir anlam vermedikleri bir soru. Nereden bileceklerdir ki? Aynen öyle derler: “hayır hoca, bilmiyoruz”. Bu cevap üzerine Hoca şöyle bir bakar cemaate “iyi, o halde anlatmayayım” der. Cemaat iyice şaşkın. Biliyoruz mu demeliydik?
Hoca bilmediğimizi anlatmak için yok muydu zaten orada?

Neyse, aradan bir hafta daha geçiyor, cemaat ve hoca tekrar biraraya gelirler, Hoca yine kürsüde etrafına tekrar bakındıktan sonra aynı soruyu tekrarlar: “Cemaat, ne diyeceğimi biliyor musunuz” Cemaat yine şaşkın, geçen haftaki olayın tekrarlamasını hiç beklemediği için hazırlıksız ama o anda herkeste bir refleks olarak geçen haftaki cevabı verdikleri taktirde hocanın konuşmayacağını düşünerek hepsi birden “biliyoruz” deyiverirler. Hoca bu söz üzerine de “iyi o halde, madem biliyorsunuz, anlatmama gerek yok”. Cemaat iyice şaşırmıştır. Bu sefer bir hafta sonrasını iple çekmişlerdir çünkü iki defa tekrarlayan mutlaka üçüncü defa da tekrarlar diye düşünerek hazırlığını yapmıştır.

Hoca tekrar kürsüye çıkıp “cemaat ne diyeceğimi biliyor musunuz?” diye sorunca cemaat hazırlık yapmakta isabet ettiklerini düşünür. Hemen kararlaştırdığı gibi, bir kısmı “biliyoruz” der, bir kısmı da “bilmiyoruz” der. Ne var ki, Hocanın cevabı değişmemiştir. Bu sefer “
iyi o vakit, bilenler bilmeyenlere anlatsın
” diyerek yine hiçbir şey anlatmadan kürsüden iner.
Hiçbir şey anlatmadan üç hafta yaptığı bu hareketle aslında
İsmet Özel
’e göre de hoca çok şey anlatmıştır (
Zor Zamanda Konuşmak
). Hocanın kürsüden söyleyeceği şeyi,
söyleyebileceği şeyleri hiç bilmeden camiye gelenler ne aradıklarına dair hiçbir fikirleri olmayan, işi tamamen rutine bağlamış insanlar
. Hoca ne anlatsa zaten hiç bilmediği için hiçbir şey de duymayacak, öğrenmeyecektir.
Hocayla arasındaki iletişim gelmekte olan dostu karşılamaya hazır bir insanın iletişimi değildir.
Burada camideki vaaz ne söylese söylesin, kendi rutininde hareket eden cemaatin hayatını değiştirmeyecektir.
Onlara bir şeyler anlatarak, bilmedikleri ve bilmeyecekleri şeyleri söyleyerek kendini harap etmenin anlamı yok.
“Biliyoruz” diyenler de hocanın söyleyeceği şeyi önceden bilmiş ve satın almışlardır. Hoca bunların hayatını değiştirecek yeni hiçbir şey söyleyemeyecektir
. Daha doğrusu söylese bile cemaat onu yeni gibi algılamayacaktır. Önceden bildiklerinin çerçevesine alacak o bilgiyi veya nasihati o bildiklerinin içine alıp öğütecektir. Böylesine laf anlatmanın hiç gereği de yoktur, önemi de anlamı da.
Zaten her şeyi bildiğini düşünenlerin başkalarından yeni bir şeyi öğrenmeleri imkansızdır.

Hiç bilmediğini söyleyerek yeni bir şey almaya karşı pasif veya lakayt bir direnç sergileyenlerle, her şeyi bildiğini zannedip gelen bütün bilgileri, nasihatleri kendi sınırlı bilgisine dönüştürüp öldürenler arasında kalmak yerine ikisini birbirleriyle başbaşa bırakmak bir tercih değil aslında.

Zaten sıradan insanların birbirleriyle iletişimi bu şekilde bir iletişimsizlikten ibarettir.
Hoca insanların zaten içinde bulundukları bu durumu ironik bir ifadeyle göstermiş oluyor.
Hocayı her hafta belli bir saatte bir geleneksel rutin olarak dinlemeye gelenler gerçekten neyi bilmeye veya duymaya ne kadar açıktırlar?

Bir Cuma namazı cami çıkışında yapılan bir röportajda, o gün hocanın hutbede ne söylediğine dair sorulan soruya cevap veren onlarca kişiden sadece bir ikisi hutbenin ne hakkında konuştuğunu hatırlayıp söylemişti. Kendisini bu lakaytlıkla veya dirençte dinleyen insanlardan hocanın bir dostluk hissetmemesi son derece normal, ama bunu bu ironik şekilde ifade ederek onlar hiçbir şey almaya hazır olmasalar da onlara en çarpıcı bir şekilde anlatmış oluyor.

Ağzını açıp konuşana bir iyi niyet olarak kulak vermek sohbetin asgari koşuludur,
o sohbet meclisinde zoraki bulunmuyorsak, hele isteyerek o meclise gidip kimi dinleyeceğimize hazır olarak gitmişsek belki can kulağıyla da dinler, söylenenleri yakalamaya çalışırız.

Yazılmış bir metni okumaya karar verip elimize aldığımızda ise belki okur olarak biraz daha serbestizdir, ama genellikle bu okumada da sergilememiz beklenen iyi niyetli bir “anlama arzusu” vardır. Yani ister sözlü ister yazılı bu iletişim asgari bir dostluk gerektirir.

İyi okumak-yazmak için asgari bir dostluk, belli bir cana yakınlık ve karşılıklı anlayış, anlaşılma isteği vardır ve bu mevcuttur.

#Nasreddin Hoca
#İsmet Özel
#Öteki
2 ay önce
default-profile-img
Ne diyeceğimi biliyor musunuz?
Kaybolan o çocuk Ahmet
Davos: Enflasyon, büyüme ve enerji
Dijital uygarlık: Miyoplaşma ve uygar barbarlık
Amerika-Almanya kavgası
NATO faşizmine karşı omuz omuza!