Yazarlar Sekülerleşme bir tarihsel evre mi, bir norm mu?

Sekülerleşme bir tarihsel evre mi, bir norm mu?

Yasin Aktay
Yasin Aktay Gazete Yazarı
Sekülerleşmeyi tarihsel-evrimsel bir sürecin sonuna bağlayan sosyal bilimcilerin giderek onu bir norm olarak benimsetme işgüzarlığı dikkatlerden kaçmıyor. Aslında en iddialı haliyle bile gerçekleşemeyen bir şeydir, çünkü sekülerleştiği söylenen dünyanın dinle, dinsellikle bağları, iç içeliği, etkileşimleri göz ardı edilerek sürdürülebilen bir anlatıdan başkası değildir. Ama bir yandan da sekülerleşme anlatısına mesnet teşkil eden sosyolojik tespitlerle ilgili veriler de yeterince sağlam veya güvenilir değildir veya hiç değilse belli bir sosyal bağlam içinden, belli sosyal ve tarihsel etkilere maruz, çoğu kez Hıristiyan veya Yahudi toplum kesitlerinden elde edilmiştir.

Bu konuda bugün için iki önemli veriyi sorgulayarak ilerleyelim.

DÜNYANIN BÜYÜSÜNÜN BOZULMASINA KİM NİYE AĞLIYOR?

Ünlü Alman sosyolog Max Weber için sekülerleşme, modernliğin dinsel kültürü olarak, dünyada olup biten hiçbir şeyin dünya dışı bir faktörle anlaşılmaya çalışılmadığı, her şeyin görünür nedenlere bağlanmaya çalışıldığı bir rasyonelleşmeyle açıklanır. Bu sürecin adı da Dünyanın büyübozumu (disenchantment) olarak konulur. Bu da rasyonel modern dünyaya karakterini verdiği düşünülen bir zihniyet dönüşümüne işaret eder. Dünyanın büyüsünün bozulması aslında sonuçta bir algı meselesidir. Dünya hiçbir zaman büyülü değildi, ancak onun büyülü olduğuna, dünyada olup biten her şeyin görünmez bazı güçlerce idare edildiğine dair bir inanç söz konusuydu.

Oysa modern dünyada bu etkenlerin tespiti yerini rasyonel bilimsel araştırmalara bırakmıştır. İşin püf noktası belki de şu ki, Müslümanlar için dünya zaten hiçbir zaman bu anlamda büyülü olmadığına, hatta İslam büyüye de karşı olduğuna göre, Batı'da yaşanan sekülerleşme ile Müslümanlar arasında yaşanan sekülerleşmenin sonuçları arasındaki fark üzerinde durmaya değer.

Açıkçası, Sekülerleşmeye “dünyanın büyüsü bozuluyor diye” karşı çıkan Müslüman entelektüelleri gördükçe, sekülerleşme anlatısının ne tür mekanizmalarla kendine savunma alanları bulabildiğine hayret etmekten insan geri duramıyor.

Müslümanlar elbette, duaya da, kiramen katibine de, dünyada etrafımızda başka melekler olduğuna da inanır, her şeyin bir kaza ve kader planına göre cereyan ettiğine de.. Ona göre kendilerine özgü tedbirlerini alırlar, ancak bu Hıristiyanlar için dünyanın büyülü olduğu, aslında bir tür animist bilinci işleyen durumdan çok farklı bir tedbir ve şuur alemidir. O yüzden Müslümanlar dünyanın büyüsü bozuluyor diye ağlayacak son insanlardır ve aslında bütün rasyonelleşme, sekülerleşme veya modernleşme süreçlerine rağmen melekut alemiyle bağlarını koparmış değillerdir. Bu ilişki en rasyonel düzeyle tutarlı bir ilişki içinde sürdürülür.

SAHİ, SOSYOLOJİ BU İŞE NE DER?

İkinci bir nokta da şu: Sekülerizm, sanayileşme sürecinin bir sonucu olarak gelişen kent toplumunun zorunlu bir ideolojisi olarak görüldü. Çünkü sanayi, dine dayalı geleneksel dünyayı çözerek kent ortamında dinsel göreliliğin hakim olduğu ortamı kendi ihtiyaçlarına göre örgütledi.

Bu ihtiyaçların önceliği zaten göreli olmak dolayısıyla hakikat iddiasını iyice zayıflattığı dinlerden son bir tavizi de fiili bir durum yaratarak kopardı. O da, gündelik hayatın örgütlenmesinde, takvimin ve saatin oluşturulmasında dinlerin veya dindarların ihtiyaçlarına değil, sanayi üretiminin ihtiyaçlarına öncelik vermekti. Sanayinin bitmeyen bu öncelikleri arasında dine dayalı herhangi bir ibadetin, ritüelin veya habitusun icrasına hiçbir münasip alan bırakılmamış oluyordu.

Bu durumda sekülerleşme bir siyasi baskıyla dindarlara dayatılan bir tasfiye veya bir kültürel asimilasyon programı olmaktan ziyade bütün dünyayı aynı anda etkisi altına alan bir sosyolojik sürecin sonucu olarak görülebilirdi. Üstelik sekülerleşme ve onun nihai teolojisi olarak ateizm bilgi dünyasında ortaya çıkan yeni gelişmeler, yeni argümanlar veya delillerin değerlendirilmesinin sonucu olarak ilerlemiyor, aksine bu yaşam tarzının dine pratik bir alan bırakmamış olmasının bir sonucu olarak gelişiyordur.

Aslında İslami bir iman-amel ilkesinin de hatırlattığı gibi, “insanlar inandıkları gibi yaşamıyorlarsa, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar”. Böylece yaşam tarzlarının insanların düşünme ve inanma biçimleri üzerindeki etkisinin inkar edilemeyen gerçekliği, sekülerleşmenin sosyolojik gelişimini yeterince açıklamış oluyor.

İşin asıl ilginç yanı, dini pratiğe, aslında hiçbir alan bırakmamış olan, tüketime dayalı modern, hatta postmodern yaşam biçiminin en ileri aşamalarında, sekülerleşmenin veya ateizmin daha da artması beklenirken, tam aksi bir gelişmenin boy göstermesidir. Bugün sekülerleşmeyi zorunlu bir sosyolojik sonuç olarak doğurmuş olduğu düşünülen modern dünyadan çok daha hızlı, çok daha tüketime dayalı, çok daha küreselleşmiş, çok daha kapitalist ve çok daha iç içe bir dünyada yaşıyoruz. Ama bu dünyanın içinde her geçen gün insanların kozmolojik tasavvurlarının kendi sübjektif din algılarından daha fazla etkileniyor olduğunu da görüyoruz. Yan yana birlikte yaşayan, çatışan veya uzlaşan, gerilen veya eklemlenen farklı dini alemlerden insanların doldurduğu bir başka dünya…

İşte bu gelişmenin ta kendisi, hem sekülerleşmenin bir norm olarak sunulmasının altında yatan beşeri istiğnayı, gururu ve gafleti aynı anda bütün çıplaklığıyla ortaya seriyor, hem de sekülerleşmenin tıpkı dinsellik gibi insanın en temel hallerinden birisi olma keyfiyetini bir kez daha zikrediyor.

İnsana dair bu temel duruma şahit olmak, insanı elbette daha iyi öğretir, ta ki Allah'ı da daha iyi öğretinceye kadar.



Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.