Yazarlar Solun trajedisi

Solun trajedisi

Yasin Aktay
Yasin Aktay Gazete Yazarı
Ergenekon davası birinci mahkeme düzeyinde sonuçlandı ve bir çok kişi kendilerine isnat edilen suçlamalara mukabil değişik cezalar aldı. Alınan cezaların azlığı veya çokluğunun bir noktadan sonra bir önemi olmadığını baştan itibaren söyledik. Şu veya bu sanığın şu veya bu kadar ceza almış olması üzerinden bu davayı tartışmanın bir anlamı yok. Bu, bizi işin özünden saptırmaktan başka bir işe yaramıyor. Önemli olan Türkiye"de kendini hukukun üstünde gören ve yasal bir dayanağı olmayan, adı konulmamış bir dokunulmazlığa sahip olanlara dokunulmuş olması, yargılanmış olması ve bu yargılamanın bir sonuca bağlanmış olmasıdır. Yargılanan şu veya bu isimden ziyade bir zihniyettir, bir kültürdür.

Konu bir darbeler geleneğinin yargılaması olunca 5 Ağustos"ta mahkemenin varmış olduğu kararı tek ve nihai karar olarak görmemek gerek. İlerleyen zamanlarda başlamış olan Balyoz, 28 Şubat, faili meçhuller, Musa Anter cinayeti, 12 Eylül gibi davalar da bu konseptteki yargılamanın birer halkasıdır. Bu davaların her birinde aynı türden şeyler yapılmış oldu. Neticede bu davalar Türkiye"de kendini halkın, hukukun ve herşeyin üstünde gören bir otoriter ve totaliter devlet elitinin hukukun karşısına çıkarılması sağlanmış oldu.

Konu bir zihniyetin ve kültürün yargılanması olunca yargılanan insanların fazlalığı iddiası da gülünç oluyor. İşin bu yanından bakılınca sadece Ergenekon davasından yargılanan insan sayısı sadece 275 kişidir ve bu ölçekte bir dava için yargılananların sayısı hiç de fazla değildir.

Davanın ilk aşamasında yerlere gömülü olarak bulunan silahlar için "bunlarla mı darbe yapılacak?" sorusu müstehzi ve sulu bir biçimde sıkça soruluyordu. Karardan sonra tekrarlandığı için cevabı da tekrarlayalım: o silahlar 1 değil 10 darbe yapmaya yeter. Çünkü herhalde o silahlar darbecilerin ülkeyi kontrol etmek için ihtiyaç duyacağı cephane değildir. Aksine onların işlevi darbe mekanizmasını harekete geçirecek bir tetikleyici olmaktan ibarettir. Böyle olunca bazen bir tabanca bile o işi yapmaya yetebilir. Nitekim, Danıştay cinayetinde kullanılan eni sonu bir tabanca olmuştur ama bir anda bütün ülkenin atmosferini değiştirmeyi başarabildi.

Neticede 28 Şubat darbesini kaç silahla, kaç kurşunla kotardılar? Ya 27 Mayıs veya 9/12 Mart darbesini? Darbe yapmak bir sanat ve kültür işidir ve bizimkilerin belli ki en iyi yaptığı iş. Baksanıza Mısır"ın darbecilerine, belli ki bizimkileri taklit ederek giriştiler o işe, yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Darbeyi yaptıklarına yapacaklarına bin pişman oldular.

Ergenekon"la birlikte bir zihniyet, bir kültür yargılandı ve belki bazıları hala şuuruna varmamış durumda ama bu yargılamaya Susurluk da dahildi. Şu derin devletin suçüstü basıldığı ve bir anda insanlarda "artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak" duygusunu uyandıran Susurluk. Ne var ki, kısa süre sonra herşey eskisinden de beter olmuş ve yeni bir karanlık döneme girmiştik, bütün faili meçhulleri ve darbe süreçleriyle. Oysa o dava sürecinde içimizde ukde kalırcasına dokunulamayan ne olduysa Ergenekon dava sürecinde dokunuldu. O süreçte TBMM komisyonuna bilgi vermeye bile gelmeyen Albaylar, Generaller daha da kudretli hallerine rağmen mahkemenin önüne çıkarılıp, yargılandı ve ceza aldı.

Ne var ki, Susurluk dolayısıyla Türkiye"de otoriter, darbeci, kirli devletle hesaplaşma adına bir dakika karanlık ve tencere-tava gibi eylemleri örgütleyenlerin bu süreçten pek memnun kalmamış olması olayın en tuhaf yanı.

Bugün aynı çevreler tencere-tavayı Susurluk karanlığının en zifiri halini aydınlatan Erdoğan hükümetine karşı çalıyorlar. O Erdoğan ki, iktidara geldiği saatten bu yana solun en radikal şeklinin hayal bile edemeyeceği demokratikleşme adımlarını atmış, devleti bireye ve topluma karşı alabildiğine geriletmiş, iktidardayken faşizan devlete muhalefet etmiş bir siyasetçi. Hiç bir şey yapmadıysa, Susurluğun da ötesine ulaşmış Ergenekon"un, onun arkasındaki zihniyetin ve uygulamaların yargılanmasını sağlamış. Bütün bunları yaparken, yani bireyi ve toplumu devlete karşı daha fazla güçlendirirken, sol çevrelerin bu sürece destek vermek bir yana isyan duygularının daha fazla depreşmiş olması manidardır.

Hilal Kaplan dünkü yazısında çok güzel ifade etmiş. Türkiye"de aslında sol idealler açısından bile gerçekleşen bunca güzel şeyin "HİÇBİRİNDE siz en liberal-pek solcu-çok muhaliflerin zerre kadar katkınız yok"

Aslında bu ayıp bile sol için yeterken, bugün solun bütün siyasi ve siyaset dışı versiyonlarının takıntı derecesinde ürettikleri Erdoğan karşıtlığının kendilerini nereye düşürdüklerini görmüyor olmaları onlar için bambaşka bir trajedinin işareti. Solun trajedisi, aslında çok daha derin, çok daha fazla söz kaldırır. Muhalefet için muhalefet gibi faydasız ve çaresiz bir siyasal habitusla başlar trajedi. Kendini tarihin ve devrimin tek layık aktörü olarak görenlerin oluşturduğu cemaatin kısa sürede bir imtiyazlı zümre ideolojisine dönüşümüne kör ve sağır kalmakla devam eder. Liyakatini kaybettiği devrimcilik başkasından geldiğinde o müzmin habitusunun en arkaik kıskançlık ve inkarcılık formlarıyla devreye girmesiyle trajik sonuna kavuşur.

Gelecekte, Türkiye"de başbakan Erdoğan"ın liderliği altında darbeci, faili meçhulcü, otoriter, totaliter devlet devrimci bir performansla geriletilirken sol ne yapıyordu diye de sorulacaktır. Solun o esnada gerici bir direnç sergilediği iftiharla anlatılabilecek mi acaba?

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.