Yazarlar Eğitimde slogan mı felsefe mi?

Eğitimde slogan mı felsefe mi?

Zekeriya Kurşun
Zekeriya Kurşun Gazete Yazarı

“Eğitimde Cumhuriyet tarihimiz boyunca bize özgü bir gelenek oluşturamadık. Böyle bir sistem kuramadık. Hukukta, idarî düzende olduğu gibi eğitimde de Batı’yı kopyalamayı tercih ettik. Açıkçası ne kendi kadîm değerlerimizi ne de Batı kültürünü öğrencilerimize layıkıyla aktarabildik. Sonuçta kendi değerlerine bigane kalan, aslını inkâr eden kayıp nesiller yetiştirdik..”

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Zekeriya Kurşun : Eğitimde slogan mı felsefe mi?
Haber Merkezi 08 Eylül 2019, Pazar Yeni Şafak
Eğitimde slogan mı felsefe mi? yazısının sesli anlatımı ve tüm Zekeriya Kurşun yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Hepimizin altına imza atacağımız bu cümleler, eğitim öğretim yılı açılışı münasebetiyle Sayın Cumhurbaşkanı’nın yaptığı konuşmadan alınmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanı konuşmasında, sadece bu tespite yer vermemiş; ayrıca eğitimimize musallat olan bazı marazları da hatırlatmıştır. Cumhurbaşkanı, “Eğitim sistemimizin daha çok ezbere dayalı, sınav odaklı dar bir bakış açısına sahip olması; düşünmeye, soru sormaya, sorgulamaya, sanat, spor, bilim, edebiyat gibi farklı alanlardaki yeteneklerini keşfetmeye önem vermemesi” hastalığının teşhisini de yapmıştır.

Konuşmada ayrıca, bütçede eğitime ayrılan büyük paydan, fiziki ortamların geliştirilmesinden, okullaşmanın yaygınlaşmasından ve özellikle dersliklerin çoğaltılarak sınıf bazında öğrenci sayısının artırılmasından bahsedilerek bugüne kadar yapılanlar vurgulanmıştır. Buna rağmen “asıl işin bundan sonra başladığı” beyanıyla; “artık hep birlikte eğitimde kalite artışı gibi daha fazla emek, zaman isteyen meselelere yoğunlaşma”nın gerekliliği vurgulanmıştır.

İnsan sormadan edemiyor. Cumhuriyet tarihimiz boyunca ama özellikle son elli yılda eğitimin sorunları diye sıralanan pek çok konuda ilerleme sağladığımıza; hatta okul-derslik, araç-gereç gibi temel problemleri hallettiğimize göre kaliteyi neden hala yakalayamadık?

Bu soruyu soracağınız eğitim bilimi uzmanları, meselenin oldukça karmaşık olduğunu beyan edeceklerdir. Ama pratikte yarım asırdır eğitimin içinde olan biri olarak, daha yalın ifadeler ile söylemeliyim ki; biz, eğitimi slogandan kurtarıp bir felsefeye ulaştıramadık. Daha açık bir ifade ile öykündüğümüz bazı öğretim metotlarının sloganlarını tekrar ederek zaman geçirirken bir eğitim felsefesi geliştiremedik. Üstelik şimdilerde özlem duyduğumuz ve -eksik de olsa- geçmişte var olan bize özgü eğitim nazariyatımızı da unuttuk.

Ağlamayı bırakıp yakın tarihe bakarsak; imparatorluğun çöküşe yaklaştığı yıllarda bile eğitimde büyük atılımlar yapıldı. II. Mahmut ile başlayan ama özellikle II. Abdülhamid’in saltanatı zamanında başlayan okullaşma ve eğitime yatırım; II. Meşrutiyet yıllarında eğitim teorisi üreten Emrullah Efendi ve Satı Bey gibi isimleri ortaya çıkardı. Bununla kalınmadı; dünya şartlarını kavramış, siyasetçi, asker, hukukçu vs. de yetişti. Bugünkü birikimimizin büyük bir bölümünü I ve II. Meşrutiyet’te yetişen aydınlarımıza borçluyuz. Kim ne söylerse söylesin, bu dönemler, -barındırdığı bütün zorluklarına rağmen- tarihimizdeki en canlı entelektüel hayatı temsil etmektedirler. Yerli arayışlar, geleneksel bilim ve kültürden hareketle inşa ve ihya düşünceleri, Batı’yı taklit veya Batı’dan iktibas hep söz konusu bu iki dönemin mirası olarak kalmıştır.

Bugün özlenen, düşünen, sorup-sorgulayan, estetik zevki yüksek; sanat ve edebiyat ile sadece ilgilenen değil, aynı zamanda üreten insanlarımız hep o devirlerde yetişmişlerdir. Burada isimlerini tek tek saymaya gerek yoktur. Biraz kütüphane raflarını karıştırırsak zaten karşımıza onlar çıkacaktır.

İşin ilginç tarafı o isimlerin çoğu, üniversite mezunu değildiler. Ama üniversite hocası olabilecek yeterliliklere sahiptiler. Daha da önemlisi, öğrenmeyi, bilgi edinmeyi ve tabii ki eğitimi bireysel gelişimin ötesinde gören amaç ve ülkü sahibiydiler. Hedefsiz bir öğrenmenin, felsefesiz bir eğitimin sonuçsuz bir gayret olduğunun farkındaydılar.

Dünya standartlarını yakalamak için yeterli olamadılar. Ama gösterdikleri çabalar ile bugünkü bütün birikimimizin alt yapısını hazırladılar. Peki nasıl?

Lise, daha doğrusu o günkü adı ile İdadî eğitimleri ile. II. Abdülhamid zamanında İstanbul’dan Halep’e; Halep’ten Bağdat’a ve Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde kurulan İdadilerde yetişen bu insanlar, bir imparatorluğun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti’ni çıkardılar.

Bugünkü liselerimize bakalım. Buradan yetişenlerin yeterliliklerini düşünelim. Elbette, sunulan imkanları, verilen emekleri, öğretmenlerimizin gayretini, öğrencilerimizin merakını yok saymayalım. Ama sokaklarda, evlerde, okullarda, üniversitelerdeki herkesin ortak kanaati; bugünkü liselerimizde arzu edilen eğitim ve öğretimim verilemediğidir. Sadece öğretim basamaklarının son halkası olan üniversiteye girmek için gözü ile test işaretlemeyi öğrenen bir gençlik yetiştirilmektedir.

Büyük bir ülke olan Türkiye’nin her tarafında ve birlerce okullarında aynı eğitimin verilmesi çare değildir. Müfredat düzenlemelerinde coğrafi farklılıklar, imkanlar ve ihtiyaçlar dikkate alınmadan yapılmamalıdır. Bugün yapılanlar, yetenek avcılığı değildir. Farklılıkların dikkate alınarak eğitim ve öğretimin kalitesinin arttırılması yerinebütün gençlerimiz cehalet standartlarında eşitlenmektir.

Sözün özü, şapkamızı bir kere daha önümüze koyup düşünmeliyiz. Nerede hata yaptığımızı, ne zaman eğitim felsefemizi terk edip, sloganlara sarıldığımızı sorgulamalıyız.

Sadece yöneticiler, eğitimciler değil; topyekûn Türkiye bu sorgulamayı yapmalıdır. Yöneticiler, düşünen, soran ve sorgulayan bir nesil için popülist yaklaşımlardan uzaklaşıp toplumu gerçekçi çözümler ile buluşturmalıdır. Bunun için, sloganları bırakıp derhal bir eğitim felsefesi oluşturma seferberliği başlatılmalıdır.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.