T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
D Ü Ş Ü N C E   G Ü N D E M İ 24 HAZİRAN 2006 CUMARTESİ
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Yurt Haberler
  Son Dakika
 
 
 
  657'liler Ailesi
  Ankara'da Şafak
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

YÖNETEN:
Yusuf KAPLAN


Hükümet bu eski oyuna gelmemeli

Tezgâhlar karşısında, hükümet, Türk halkına yaslanmazsa, hem hükümet hem ülke kaybeder. Bu hükümet giderse, Türkiye, büyük bir belirsizliğin ve kaosun eşiğine sürüklenir. Teslim bayrağı çekmek, temsiliyet ve meşruiyeti yok edebilir.

  • HASAN KÖSE
    Hükümetleri, laikçi oligarşi'nin statükocu politikalarına mecbur etme eylemleri hep olmuştur. Son eylemler, "Mersin Bayrak krizi" ile başladı. "Trabzon''da ve Sakarya'da Tayad'lı gençlere yönelik linç girişimi" ile tırmandırılarak provaları yapıldı, fakat hükümet tam istenen kıvamda ABD politikalarına yaslanmayınca, doz artırarak Trabzon'da rahip cinayetiyle sürdürüldü. Cumhuriyet gazetesi ve Danıştay üyelerine karşı yapılan saldırılarla zirve mi yaptı, yoksa daha büyük eylemler olacak mı, bu, hükümetin tutumuna bağlı olarak gelişecektir. Hükümet, eğer ABD'nin İran politikalarına destek verir, Cumhurbaşkanlığı seçiminde özgürlük düşmanı bir laikçiyi seçer, erken seçime giderek meclise iki parti daha sokarak gücünü budarsa o zaman kontrol edilebilirliği artacağı için bir süre duracağa benziyor.

    KOMPLO DEĞİL, GERÇEK

    Türkiye, "denetim dışı sistem unsurlarının" müdahaleleriyle, kolayca rayından çıkarılabilecek bir ülke görünümü arzediyor. Bu müdahale ve eylemler, demokrasi ve hukuk denetiminin dışında kalarak ülke siyasetini perde arkasından yönlendiren mahfillerin varlığının komplo değil birer gerçek olduğunu göstermektedir. Yine görüntü o ki, bu çeteleri yönetenler, Türkiye Cumhuriyeti'ni yöneten asker sivil bürokrasisine de, siyasi partilere de, teknokrasiye de etki edebilmektedirler.

    Eğer hükümet, meşru siyasi iradenin namusunu koruyarak bu tür iç ve dış mahfillerin oyunlarına direnir ve devleti tüm yönetilebilir alanlarıyla kontrol altına alırsa, kurum ve imkanlarını meşru siyasi zemini korumaya mecbur edecek yollar ve söylemler geliştirirse, bunları durdurabilir. Tüm hukuk imkanlarını kullanarak ve açık bir mücadeleye girişerek ciddi bir şeffaflık politikasıyla kamuoyuna mal ederek ortadan kaldırabilir. Bu tür olayların uluslararası boyutları ancak şeffaflık politikalarıyla açıklığa kavuşturulabilir.

    ÇOĞUNLUĞUN AZINLIK PSİLOLOJİSİ!

    Bir ülkede bu tür eylemlerin siyasi köklü olaylara sebep olabilirliği, devletin en üst organlarına politik olarak yön verebilirliği sözkonusu olduğu sürece, bir fıkrada olduğu gibi, "sende bu ense, onda da bu para olduğu sürece, senin ensen tokatsız kalmaz" sözüyle özetlenebilecek bir belirsiz, illegal, aciz, meşru, yönetilebilir alanları az bir devlet olmaya devam ederiz demektir. Bu süreçte dikkat çeken başka bir şey de, her el hareketine karşı alakalı alakasız her konuda basın açıklaması yetiştiren, sözüm ona sivil toplum örgütleri, sendikalar, demokratik kitle örgütleri afalladılar ya da öyle göründüler. Milli İradeye, hukukun üstünlüğüne, devletin tarafsızlığına, demokrasiye, insan hak ve hürriyetlerine yaslanarak bir duruş ve eylemlilik süreci üretemediler. Öyle anlaşıldı ki eylemi gerçekleştirenler kendilerini bu ülkenin gerçek sahibi olarak görüyorlarken, sözüm ona sivil toplum örgütleri bu ülkede yenilgi psikolojisiyle "maraba" veya azınlık psikolojisiyle yaşadıklarını bir kez daha ortaya koydular.

    ABD'NİN BAHÇELİ OYUNU!

    Birkaç bin kişi eylem yapıyor. Onları halk diye niteliyorlar. Yani onlar sanki bütün Türk halkıymış gibi. Ve bu olaydan siyasi rant bekleyen "tezgâhtarlar", timsah göz yaşlarıyla açıklamalar yapıyorlar. Eylemlerin devam etmesiyle, baskından azami olarak yararlanmış olacaklar. Bir de Sayın Ecevit ölürse, Allah hayırlı ömürler versin, şatafatlı ve katafalklı bir cenaze töreni "yurt, ulus, meriç, gönenç, güvenç, utku..." nutukları, olmaz ya, belki, solu birleştirir!

    Bu süreçten yararlanmak isteyen siyasiler kana üşüşürlerken, ABD Büyük Elçisi sessizce Devlet Bahçeli'yi ziyaret ediyor ve Türkiye'yi ziyaret edecek olan ABD görevlisinin kendileriyle görüşmek isteğinde olduklarını bildiriyor. Devlet Bahçeli de "bunun mümkün olduğunu ancak, bunun bir sırasının olduğunu" söylüyor. "Önce hükümet partisi, sonra ana muhalefet partisi şeklinde olur ve sonra da bizimle görüşebilirler" şeklinde cevap veriyor. Popülist pragmatizmden uzak bu tavrı alkışlamak gerekir.

    TESLİMİYET, MEŞRUİYETİ YOK EDER

    Bu gün ülkemiz için tüm sivil toplum örgütlerine düşen görev, siyasete yönelik gayri meşru müdahaleleri boşa çıkarmak için söylem ve eylem üretmektir. Gerektiğinde köklü siyasi kararlar alabilme kabiliyeti olmayan hükümetler bu tür örgütlenmelerle mücadele edemezler. Baş örtüsünü yüzde bir buçuğun talebine indirgeyen bir söylem, iktidarın varoluş meşruiyetini tehlikeye sokabilir ve bu, hükümete de, ülkeye de zarar verecek kışkırtmalara istenilen zemini hazırlamaktan başka bir işe yaramaz. Çünkü her siyasi retoriği, kendi paradigması ekseninde değerlendirmek akli ve ahlaki bir zorunluluktur.

    Kamuoyu yoklamalarında Türk halkının "yüzde sekseni baş örtüsü, devlet için tehdit olamaz" diyor. Durum bu olunca, bu konu bizim için öncelikli bir mesele arzeder. Bir dönemin Anavatan Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Mesut Yılmaz da "siyasi hayatıma mal olsa bile rüzgara karşı tüküreceğim" demişti... AK Parti kendi sosyal tabanını boşaltacak açıklamalara prim vermemelidir.

    Tezgâhlar karşısında, hükümet, Türk halkına yaslanmazsa, hem hükümet, hem ülke kaybeder. Bu hikümet giderse, Türkiye, büyük bir belirsizliğin eşiğine sürüklenir. O yüzden, en küçük baskılarda bile teslim bayrağı çekmek, temsiliyet ve meşruiyeti yok edebilir. Kılık kıyafet özgürlüğü, temel insan haklarındandır. Temel insan haklarıyla alakalı meseleler, aritmetik hesaplarla ele alındığında, seçim sandığındaki aritmetiği alt üst edebilir.

    KATILIMCI DEMOKRASİ, TARAFSIZ CUMHURİYET

    Danıştay baskınından sonra, şiddet yanlısı İslamcı (!) örgütleri hemen basına servis yapmaya ve toplumsal hafızayı 28 Şubat cinnetine doğru sürüklemeye başladılar: 17 Mayıs'ta bazı televizyonlar, bayram değil seyran değil, Hizbullah'tan "alakaya çay demlemek" mahiyetinde haberler sundular. 18 Mayıs'ta Hizbü-t Tahrir davası sanıklarından bir bölümü salıverildi. 19 Mayıs'ta Metin Kaplan'la alakalı haberler geçti. 25 Mayıs'ta İBDA-C mezarlıkta polisle arbedeye girdi. Allahu Ekber diye bağırdı. İronik olmaktan ziyada traji-komik bir senaryo. Bu örgütlerin hepsi Türkiye de laikçiliğin bağışıklık sistemini güçlendirmek için seyreltilmiş ve siviriltilmiş örgütlerdir.

    Modernleşme süreciyle birlikte, Türk tarihinin bir kırılma yaşadığı muhakkaktır. MÖ. 209'da Mete Han'la başlayan monarşi, İslam sonrasında da devam etti. Kesintili de olsa 1876 da Meşruti Monarşiye dönüşmüştü. Atatürk dönemi bu gelişim, Cumhuriyet şeklini aldı. Temel nitelikleri Atatürk tarafından belirlenen çağdaşlaşma projesi, bugün Türk milletinin, çağdaş ülkelerin yurttaşlarının eşitlik ve özgürlük seviyesine ulaşmasının önündeki en büyük engel olarak kullanılıyor. Cumhuriyet'in kazanımları diye özetleyebileceğimiz bu değerler; normatif, anakronik ve monolitik bir yorumla oligarşik yapıyı ayakta tutuyor.

    ÇETECİLERİN İŞLEVLERİ

    "Derin örgütlenmeler", varlıklarını sürdürmek için terör dahil her yolu pervasızca kullanıyorlar. Türk Halkının demokrasiyle kucaklaşmasını ve özgürlüklerini yaşamasını kendi çıkarlarına aykırı bulan, uluslararası müttefiklerin de yardımıyla, Türk milletinin sırtında kambur olarak duruyorlar.

    1-Bu siyasi nevrotik tavrı, bütün Türk halkının görüşüymüş gibi lanse ediyorlar.

    2-Cumhurbaşkanlığı makamına Türk halkının bin yıllık değerleriyle barışık olmayan birini getirmek istiyorlar.

    3-Bir taraftan Atatürk İlkelerini, özellikle laikliği jakobenist bir mezhebe döndürüp, Türk halkını Atatürk'le, İslam dini değerleri arasında tercihe zorlamak istiyorlar.

    4-Demokratik, sivil siyaset alanlarında kaybettikleri prestijlerini dindarları şiddete zorlayarak, geri kazanmak istiyorlar.

    OYUN NASIL BOZULUR?

    1- Laikçi siyasi yaklaşımın; Türk halkının özgürleşmesi projesinin, en önemli adımlarından biri olan Cumhuriyet'in çağdaş değerlerle buluşup muasırlaşmasını engellediği fikrini sürekli canlı tutmak. SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeleri ve kamuoyunun doğru bilinçlenmesi için şarttır. Devletin dinleri yok sayarak yönetilmesinin (sekülarizm) "devlet eliyle bireyin dinden arındırılması" projesi olduğunun ve bunlardan ikisinin de çağ dışı kaldığının vurgulanması. Kişilere inancı açısından, Kuran'a göre Allah'ın bile inanıp inanmama konusunda serbestlik verdiğinin, devletin buna müdahale hakkının olamayacağının vurgulanması. Devletin dinler ve ideolojiler karşısında tam tarafsız olmasının sağlıklı bir laiklik tanımı olduğunun vurgulanması.

    2-Cumhurbaşkanlığı makamını, ülkenin meşru değişim ve dönüşüm taleplerinin bloke edildiği bir makam olmaktan çıkaracak, ya da sorumluluk makamı haline getirecek bir model geliştirerek, anayasal düzenlemeler için kamuoyu oluşturup sürekli baskı uygulamak.

    3- Atatürk'ün şahsı dindar olmasa bile Müslüman Türk Halkının Dinine asla sövmediğini vurgulamak. Atatürk'ün, halkın dinini yasaklama cihetinden politikası olmadığı, devlete karşı dindarlardan da gelse, şiddete dayalı siyasi amaçlı hareketleri şiddetle, siyasi amaçlı dini hareketleri de siyasi manevralarla bertaraf etme yoluna gittiğini vurgulamak.

    4- Atatürk İlkeleri ve İnkılapları, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşların, çağdaş ülkelerin yurttaşlarının özgürlükleri seviyesinde bir hayat sürmelerine neden engel olsun? Bu sürekli sorulmalıdır: Alisiz Alevilik, Muhammedsiz İslam, Atatürksüz Atatürkçülüğe razı olmayacağımız anlatılmalıdır.

    *Araştırmacı-yazar

    Geri dön   Yazdır   Yukarı


  • ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Spor | Yazarlar
    Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
    Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi