Logo... Düşünce...


8 Mart 1999 Pazartesi

Yalnızca kadınlar mı eziliyor?


Bugün Dünya Kadınlar Günü... 'Özgürlük' isteyen çağdaş kadının 'hapsedilmişliğini' ilan edebilme hakkının 'otorite' tarafından kendisine tanındığı biricik gün. 'Bugün kadın var.' Mustafa Armağan, Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla kadınları, erkekleri ve ötekileri anlatıyor: Yani bütün ezilenleri... Sistemin tüm kurbanlıklarını!


MUSTAFA ARMAĞAN

Milliyet'ten Begüm Soydemir, Gazete Pazar için 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla hazırladığı dosya çerçevesinde feministlerin "ezilen kadınlar" söylemi hakkındaki düşüncelerimi öğrenmek istiyor. Telefonda bütün muzır sevimliliğiyle, "Ne alâkası var? Asıl ezilenler erkeklerdir" dedirtmeye çalışıyor ama nafile. Tuzağa düşer miyim? Hele kadın gibi 'tehlikeli' bir konuda!

Şöyle koyuyorum meseleyi: Doğru, kadınlar eziliyor. Ama erkekler de en az onlar kadar eziliyor bu sistemde. Buradaki problem, erkeklerin ezilmesinin fazla göze batmayan cinsten olmasından, kadınların ezilmesinin ise spektaküler bir görünüm arzetmesinden kaynaklanıyor. Erkeğin ezilmesi toplumsal hiyerarşinin bünyesine dağılmış olduğundan çok keskin bir dikkat sarfedilmezse görülemiyor. Oysa kadının ezilmesinin tezahürleri, daha kaba, daha iri hatlı ve meydanda. Bu yüzden kadınların ezilmesini tartışacaksak eğer, genelde ezilme problemini, ezen ve ezilenlerin kimler olduğunu ve ezilmenin farklı niteliklerini tartışmamız gerekecektir.

Biraz açayım izninizle. Diyelim ki bir kadının kocasından dayak yediğini haberlerde izlediniz ve kadın, yüzü gözü morarmış bir halde ekranda konuşuyor. Bundan etkilenmemek, dayak atan koca hakkında iyi düşünmek, kadının bu hadisede herhangi bir suçu olup olmadığını sorgulamak mümkün müdür? Bir mağdure ne olursa olsun savunulmalıdır ve o anda bütün muhakeme yetileriniz felç geçirir. Donakalırsınız. Kadın mutlak haklıdır, kocası ise mutlak haksız. Bunun insanlık dışı bir işkence olduğu, haberi izleyen herkesin ortak kanaati haline geliverir.

Asıl ezilen kim?

Oysa işsiz kalan bir babanın bütün toplumdan gördüğü suçlu muamelesinin dayak yemiş bir kadınınkinden daha az bir ezilme olduğunu kim söyleyebilir? Kim eve ekmek götüremeyen bir erkeğin (artık ona 'erkek' demeye en başta karısının dili varmayacaktır) konu komşusu, akrabaları ve çoluk çocuğu karşısında çektiği ıstırabı resmedebilir? Ekrana çıktığında yüzü gözü morarmış olmadığı için acımazsınız bile ona. "Erkek değil mi? çalışsın kazansın." En tarafsız söylem sahipleri bile böyle düşünecektir. Çalışmak erkeğin hayat boyu kaçınamayacağı, erteleyemeyeceği, başkasına devredemeyeceği en temel yükümlülüktür. Erkeğin dinlenmeye hakkı yoktur. "Bu yıl da çalışmayıp biraz kafamı dinleyeyim" diye işinden ayrılması düşünülemez bile bir erkeğin.

İstatistikler de gösteriyor ki, yalnız Türkiye'de değil, dünyada da kadınların ömür boyu çalışma oranları erkeklere göre korkunç derecede düşüktür. Kadınlar çoğunluk itibariyle üç beş yıl çalıştıktan sonra işten ayrılıp evlerine dönüyorlar. Sonra ihtiyaç duyarlarsa tekrar çalışmaya başlayabiliyorlar. Burada şu soruyu sormanın zamanıdır: Peki erkeğin işinden ayrıldığında döneceği bir evi var mıdır? Demek ki çalışmak, bu sözümona ataerkil toplumda erkeğin kendi kendisine verdiği bir ömür boyu mahkûmiyettir. Ne gariptir ki, yine bu sözde erkek egemen düzen, kadını çalışmak yükümlülüğünden ömür boyu muaf tutmuştur! Gerçek bir erkek egemen düzen olsaydı, erkeklerin yatıp kadınları zorla çalıştırmaları gerekmez miydi?

İki farklı ezilme biçimi

Sonuç olarak, dedim, Begüm Soydemir'e, eğer bir ezen ve ezilenden söz ediyorsak, ne yalnız kadının, ne de yalnız erkeğin ezildiğinden söz etmek tek başına doğru olur. İki farklı ezilme biçiminden söz edebiliriz burada olsa olsa. Nitelik olarak farklı, görünürlük olarak farklı: Birisi (kadınınki) çok kaba, diğeri (erkeğinki) çok daha sofistike, incelikli yollardan gerçekleşiyor. Bu yüzden ilk bakışta birisi zulüm olarak görülürken, diğeri normal insanlık hali olarak değerlendirilebiliyor.

Buradaki aslî yanılgının erkek egemen ya da ataerkil düzenin -ki genellikle aynı anlam düzeyi için kullanılmalarına rağmen farklı bağlamlara aittir ikisi de- münhasıran erkeklerin lehine işlediği yolundaki optik bir yanılsamadan kaynaklandığını düşünüyorum. Sanki "erkek egemen düzen", "bütün" erkekleri ayrım yapmadan kollayan ve istisnasız "bütün" kadınlara boyun eğdirmek için savaş açan bir düzenmiş gibi. Bu ise ataerkilliğin mahiyeti konusunda feministlerce bilinçli olarak yaratılmış bir kavram kargaşasının eseridir.

Ataerkil-anaerkil toplum farkı

Bugün dilimize doladığımız ataerkil (patriyarkal) toplum eleştirisinin yalnız feminizmle değil, sosyalist ve Marksist hareketle de yakın akrabalığı bulunuyor. Nitekim Engels, sınıfsız toplumların eşit paylaşıma dayalı yapısının tarihte erkek egemenliğinin doğuşundan önceye rastlayan "anaerkil" toplumlarda var olduğunu söylemişti. Bachofen'in "Analık Hukuku" adlı çalışmasında da anaerkil toplumların, zamanla onu deviren ve yerine geçen (!) ataerkil toplumlardan farkı vurgulanmış, bu iddialar bazı antrropologların sözde bulgularıyla (örneğin sonradan bu bulgulardan tövbekâr olan Margaret Mead) desteklenmişti.

1960'larda bazı kadın yazar ve akademisyenler tarafından hararetle savunulan tarihte "kadın egemen" ya da "annenin yönettiği" toplumlar olduğu iddiası artık bilim çevrelerinden kırmızı kart görmekte. Zaten anaerkil olduğu söylenen toplumlarda da yönetim bizzat kadınlarca değil, kadınların kendi kanından olan erkek akrabaları -abi, dayı, amca vs.- eliyle yürütülmekteydi; yani anlayacağınız var idiyse bile yine de tam "kadın egemen" toplumlar değildi bunlar.

Ne var ki bilinen tarihin ana-damarının erkek egemen bir karakter taşıdığını ve bu süreçte kadının rolünün sürekli bastırılıp ikinci plana itildiğini, Beauvoir'ya bakılırsa "ikinci cins" muamelesi gördüğünü iddia edenler karşısında erkek cephesinin de elleri armut toplamadı tabii. Mesela Steven Goldberg, ilk baskısı Ataerkilliğin Kaçınılmazlığı (Inevitability of Patriarchy) başlığıyla yapılan Niçin Erkekler Yönetir'de (Why Men Rule) bu iddiaları tarih ve antropolojiden getirdiği etkileyici delillerle çürütüyor. Bu arada Esther Vilar (Çokeşlilik), Christina Hoff Sommers (Feminizmi Kim Aşırdı) ve Camille Paglia (Cinsel Kişilik) gibi kadın yazarlar da erkek egemenliğine karşı olan feminist söylemi tutarsızlıkla suçlayıp kıyasıya eleştiriyorlar.

Küçümseyen küçümseniyor

Bu yazarlar arasında bence düşüncelerini en çarpıcı ve en açık seçik ortaya koyanı Paglia. Şöyle bakıyor ataerkilliğe: "Feminizmin en rahatsız edici reflekslerinden biri... o moda olmuş "ataerkil toplum" küçümsemesidir. Oysa beni bir kadın olarak özgürleştiren ataerkil toplumdur. Bana bu masada oturup bu kitabı yazmam için gereken boş vakti sağlayan kapitalizmdir. Artık erkeklerle ilgili darkafalılığımızı bir kenara bırakalım ve onların saplantıları sayesinde kültüre yağdırılan hazineleri kabullenelim. Kaldırımlardan, su tesisatından çamaşır makinelerine, gözlükten antibiyotiklere ve bebek bezine kadar erkek başarılarının kapsamlı bir dökümü yapılabilir. Kar altında kalmış kentlere yığılan taze, sağlıklı et ve sütten, sebzelerden ve tropik meyvalardan faydalanırız... Amerika'nın büyük köprülerinin herhangi birinden geçerken şunu düşünürüm: bunu erkekler yaptı. İnşaat en üst düzeyde erkek şiiridir... Uygarlık kadının ellerine bırakılmış olsaydı hâlâ ottan kulübelerde yaşıyor olurduk... Feministlerin ve entellektüellerin kapitalizmi horlarken bir yandan da onun nimetlerinden faydalanmaları ikiyüzlülüktür."

Kadın konusunda tutarlı bir tavır

Doğrusu kadın konusunda ciddi ve tutarlı bir tavır geliştirmek giderek çok önemli bir vazife olarak gözükmeye başlıyor bana. Bir kere feminizm, medyayı etkili bir şekilde kullanmayı, manipüle etmeyi gayet ustaca becermesinden dolayı aslında onun temel tezlerine karşı olması gereken muhafazakâr diyebileceğimiz kesimleri de bilinçaltlarından etkilemeyi başarıyor. Dolayısıyla bu kesimler bile kadın konusu açılınca, kendi temel görüşlerini kolaylıkla bir yana bırakıp o kof, modası geçmiş 1960'ların feminist sloganlarını papağan gibi tekrarlamaya başlayabiliyorlar. Bu da aslında Türkiye'de belli düşünceleri savunanların ne kadar kırılgan (fragile) bir temel üzerinden görüşlerini savunduklarını ve kendi fikrî temelleriyle tutarlı olmanın ne demek olduğundan haberdar olmadıklarını göstermektedir bize. Bunun için de kadın konusunu feministlerin hırçın kucaklarına terketmemek ve cesaretle üzerine gitmek gerekmektedir.

Camille Paglia'nın "feminizmi feministlerden kurtarmak" dediği de bu olsa gerek



D ü ş ü n c e   G ü n l ü ğ ü
Yöneten: Hasan Ali Yıldırım
FAKS: 0212 613 14 92 - 93


 
 




Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© 1998 ALL RIGHTS RESERVED