YeniSafak.com “ Türkiye'nin birikimi... ” Yazarlar

 
Ana Sayfa...
Gündem'den...
Politika'dan...
Ekonomiden...
Dünya'dan...
Kültür'den...
Yazarlar'dan
Spor'dan

  Arşivden Arama

  I Explorer Kullanıcıları, TIKLAYIN.

 

Son BM imzasının anlamı

Türkiye siyasal yapılanma ile vatandaşlık taleplerinin farklı yönlere çektiği iki gücün gerilim altında. Sadece vatandaşlık talepleri açısından değil, çağdaşlık retoriği ile bunun pratiği, statükocu çağdaşlaşma ile yeni yönelimler arasında gittikçe büyüyen çelişki sistemi kendi içinde mozaikleştiriyor. Bu güçler arası çelişkiler o kadar derinleşebiliyor ki devlet içinde kaç çeşit irade ve yönelim olduğu, ne zaman hangisinin dominant durumda olduğunu dikkatli izleyenler bile anlamakta güçlük çekiyor.

Yaklaşık 45 yıldır imzalamaktan çekindiği BM insan haklarına ilişkin sözleşmenin önemli bir bölümüne bu hafta içinde imza atan Türkiye ile okuduğu şiirden dolayı siyasetten men edilen Belediye Başkanı'nın ve Başbakanlık yapmış bir siyasetçinin hapis cezasına çarptırıldığı Türkiye'nin aynı ülke olup olmadığından kuşku duyulabilir. Atılan bu son imza ile Lozan gibi Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası düzeyde kuruluş/tanınma/meşruiyet kaynağı sayılan anlaşma parçalanıyor. Statükocu çağdaşlık havarileri miadı dolmuş bir anlaşmanın devlet eliyle parçalanması anlamına gelecek BM sözleşmesine imza konması karşısında ne diyecektir? Yoksa biz imzayı atarız ama TBMM'den geçmez, geçse bile MGK izin vermez türünden argümanlar mı geliştirecek? Bu tür politika(sızlık) refleksinin sistem içinde hiç de küçümsenmeyecek ağırlıkta olduğu gözönüne alındığında Türkiye'yi kim ve ne tarafa çekmek istiyor sorusunu her durum için yeniden sormak gerekiyor.

Oysa Türkiye'nin imzaladığı BM sözleşmesinin bazı maddelerine kısaca göz attığımızda bir sistem sorunu ile, rejimin temellerine dinamit koymakla eş anlamlı sayılabilecek cürüm söz konusu. Zira mevcut yasaların çok zorlama yorumlarına dayanarak ağır cezaların verildiği bir ülkedeki uygulamalarla kıyasladığımızda bu imza hangi ağırlık merkezine tekabül ediyor diye merak ediyor insan.

Bir sistemin temelini, uluslararası meşruiyet kaynağı kabul edilen Lozan'ı bir kalemde silip atacak azınlık hakları yeniden tanımlanıyor. Etnik, dini, dilsel azınlıkların kendi dini ve dilsel eğitim haklarının tanıma, dini ritüellerini yapma serbestisi veren anlaşma aslında resmen Lozan'ın geçerliliğini yitirdiğini belgeler nitelikte. Laik Türkiye'de azınlık tanımı tümüyle dînî muhtevalıdır ve Müslüman vatandaşların tümü Türk kabul edilmiştir. Dini, linguistik ve kültürel azınlıkların kabulü ve bunların kendi dillerinde eğitim yapma haklarının tanınması retorik düzeyinden başka bir şeyle bağlı olmayı dikkate almadığımız uluslar arası değerler sistemi açısından çelişkinin boyutunu göz önüne seriyor.

Daha ilginç maddelerden biri de ailenin çocuklarına istediği dînî eğitimi verme ve eğitme, uygulama hakkının verilmesi ilkesi. Buna göre Tevhid-i Tedrisat ilkesi çiğnenmiş olduğunun farkında mı acaba anlaşmaya imza atanlar? Tevhid-i Tedrisat ilkesi gereği İmam Hatip Okulları'nın kapatıldığı Türkiye ile bu kanunu parçalayacak BM sözleşmesine imza koyan aynı Türkiye mi?

Atılan bu imza TBMM'de onaylanmadan yürürlüğe girmiş sayılmıyor. Ancak imzalandığına göre Meclis'e sunulacak demektir. Fakat atılan imzaya göre, "Bu maddeler kısmen de olsa taraf ülkeler iç hukuk gerekçe gösterilerek (kanun, tüzük, sözleşme vs ile) sınırlandırılamaz" diyor.

Yaşanan bu somut duruma bakarak Türkiye'nin geleceği, siyasal yönelimleri vatandaş olarak birey haklarımız açısından karamsar ya da iyimser olmak mümkün. Aslında sorun Batı ve çağdaşlık adına orijinal bir değer üretemeyen; kolonyalistlerin yapamadığını gerçekleştirerek kültürel değerlerini kendi eliyle tahrip eden seçkincilikten (direnen statükoculuk) kaynaklanıyor. Batılılaşma'nın, modernliğin felsefi temellerini hiçbir zaman anlamamış, anlamak da istemeyen ancak sonuçlarından hareketle jakobenizme sığınan, bu yolla toplumu adam etmeye soyunan bir statükocu zihniyetin direnişi söz konusu olan.

Türkiye, bir yanda retorikten ileriye geçemeyen çağdaşlaşma ile hem tümüyle Batı'ya aidiyet duyanların iç çelişkileri, diğer yanda tümüyle farklı değerler sisteminden beslenen toplumsal taleplerin sarmal güç gerilimi karşısında sarsılıyor. Enerjisini güç çekişmelerinde yitiriyor. Bu enerji kaybından kazançlı çıkmayı umanlar ise artık uzatmaları oynayan statükoculuktur.


18 AĞUSTOS 2000


Kağıda basmak için tıklayın.

Akif Emre

 


Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim
İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED

Bu sitenin tasarım ve inşası, İNTERNET yayını ve tanıtımı, TALLANDTHIN Web tarafından yapılmaktadır. İçerik ve güncelleme Yeni Şafak Gazetesi İnternet Servisi tarafından gerçekleştirilmektir. Lütfen siteyle ilgili problemleri webmaster@tallandthin.com adresine bildiriniz...