| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Devletin uykusu hiç kaçmıyor, nedenseDepremin ne kadar dehşetli bir ibret olduğunu, bir kez daha bütün hücrelerimize kadar hissediyoruz. Herşeyin 45 saniyede bitmediği, aksine o anda başladığını, insanın hayat karşısında çaresizden daha çaresiz olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz. Bir geceyarısı yerden fışkıran ölüm, arkada silinmez izler bıkarıyor ve miladı o meş'um 45 saniye olan hayat insanı depremle gelen ibreti nasıl bir hayat şuuruna dönüştürebileceği sorusu karşısında çaresiz bırakıyor. Bu bir ibret şüphesiz, bir ders ama... Hayata yeniden başlarken bu ibret, bu ders neleri eskisinden farklı kılacak? Yoksa, ölenler giderek sararacak albümlerde, giderek cansızlaşan suretler olarak kalırken; kalanlar, yıkıntılar üzerine asla eskisi kadar güzel, eskisi kadar sıcak, eskisi kadar insani olarak inşa edemeyecekleri hayatın "depremzedeler"i olarak kalmaya mahkum mu olacaklar? Deprem, can evinden vurduklarının yakasını hayat boyu bırakmayacak acı bir ders olarak kalırken, dışarıdakiler için "ah'lar, vah'lar" arasında unutulup giden türden bir öyküden ibaret mi kalacak? Kimbilir! Önceki geceyi; depremin eski hayatlardan kopardığı bir şehrin insanlarının arasında, Adapazarı'nda geçirdik. İstanbul'dan Ankara'dan, Konya'dan kalkarak, bu şehrin en önemli ve en vazgeçilmez isimlerinden birisinin, Dr. Süleyman Gündüz'ün misafiri olduk. Hüseyin Besli, Mehmet Ocaktan, Ekrem Baki, Süleyman Aslantaş, Celal Sancar, Mehmet Yavuz Ay, Fuat Susuz, Veli Korkmaz, Sami Güçlü, Mustafa Ruhi Şirin, Yılmaz Güney ve birçok dost, hepimiz Süleyman Gündüz'ün bir "alo"su ile biraraya geldik. O gece, Adapazarı'nda ilk çadırkentin kurulduğu Çark Mesire'de "sivil" bir anma etkinliği yapılacaktı. Ancak, Valilik bir sürü laf kalabalığı yaptığı "resmi" bir açıklama ile bunun imkansız olduğunu bildirdi. Valiliğin mazereti ne olursa olsun aslında yapılan, devletin deprem sonrası vatandaşa karşı sergilediği muamelenin devamından başka bir şey değildi. İnsanlar, acılarını bir panayır ortamında, bir pop konseri curcunasında nasıl anılacaksa öyle ansınlar ve fazlasını kurcalamasınlar istiyorlardı. Kimileri için öyle de olmuştu ama bu, deprem gerçeğini hiçbir surette değiştirmiyordu. Depremin üzerinden geçen koskoca 365 günde bir sarsıntının alt üst ettiği hayatların hâlâ ilk günkü gibi caresiz kalakaladığı perdelenemiyordu. Deprem, 45 saniyelik bir ibret olmaktan çok daha trajik, sanki hiç gitmeyecekmiş ve sanki sadece Adapazarılılar'ın, İzmitliler'in, Yalovalılar'ın, Gölcüklüler'in, Değirmendereliler'in gerçeğiymiş gibi hüküm sürüyordu. O akşam depremzedelerle birarada olan Ayşe Olgun ve Gülcan Tezcan'ın cümleleriyle "17 Ağustos gecesi gözyaşı, hüzün ve acı vardı. Depremde yakınlarını kaybedenler, sakat kalan ve bir yıl boyunca çadırlarda zorlu bir yaşam mücadelesi verenler bir aradaydı ve herkes hesap soruyordu." Ama, en öfkeli sözler, en canhıraş feryatlar, sonunda dönüp deprem mağdurlarının umutsuz geleceklerinin önündeki set olmaktan öteye ulaşmıyordu. Evet, Türkiye uyumuyordu... Çünkü, Türkiye depremzedelerle dayanışmanın en onurlusunu başarmış, ekmeğini onlarla paylaşmıştı. Bütün ülke, deprem bölgelerinde yeni, yepyeni şehirler kurulabilecek bir dayanışmanın üstesinden gelmişti. Dün gece, bütün deprem bölgelerinde küllerinden doğan umut dolu bir Marmara görebilirdik. Bunun için elden gelen fedakarlık yapılmıştı ve Türkiye sadece o gece değil birçok geceler uyumamıştı. Ama, devlet uyuyordu. Önceki akşam, Adapazarı'nda "Anma lazımsa onu da biz yaparız" diyen devlet, bir yıldır mışıl mışıl uyuyordu. Beceriksiz siyasetçi de devletin şefkatsiz kucağındaki gaflet uykusundan bir türlü uyanamıyordu. Ankara, bir kez daha vatandaşın istediğini anlamazlıktan geliyordu. Depremzedeleri bir yıldır hâlâ, 17 Ağustos 03.02 acısına mahkum eden gerçek de işte buydu.
mkaraalioglu@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|