![]() |
![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
McCarthy 'Aydınlanmacı' mıydı?Voltaire'in de aralarında bulunduğu 'Aydınlanmacı' düşünürlerden esin alan gelenek, nasıl oldu da, vaktiyle kendi hasm-ı cânı olan 'McCarthy' anlayışının pençesine düştü? ABD'li senatör Joseph McCarthy, Şubat 1950'de, elindeki tuttuğu kâğıdı sallayarak, "Dışişleri bakanlığında 205 kızıl var" dediğinde, ülke tarihinin en yüz kızartıcı dönemini başlattığını kendisi de bilmiyordu. Soğuk Savaş atmosferinin zihinlerini kirlettiği Amerikalılar, senatörün elinde salladığının 'belge' olduğunu düşünedursun, McCarthy, onu, bir gün önce temizleyiciye teslim ettiği elbiselerini geri almakta kullandı; elinde salladığı kâğıt temizleyicinin 'teslim makbuzu' idi çünkü... Şimdilerde, sayı da verilerek, eşi başörtülü, kadın eli sıkmayan yüzlerce kaymakamdan söz edildiğini okuyup, Başbakan Bülent Ecevit'in konuyla ilgili sorulara "Evet, başbakanlıkta 'bölücü' ve 'gerici' memurların isim tespit çalışması yapılıyor" cevabını verdiğini duyunca, bizim geleneğimizde, başkalarının daha önce yaşadıklarının 'rehber' teşkil etme değeri bulunmadığını bir kez daha öğreniyoruz. Şu sıralarda yaşadıklarımızı araştıracaklara yardımcı olmak üzere burada tarihe kayıt düşmekte yarar var: 21. yüzyılın başında, Türkiye'de, politikacılar, kendileri gibi düşünmeyenlere hayat hakkı tanımamak için ellerinden geleni yapıyorlar... Başbakan sıfatı taşıyan politikacı, kendi adayı olarak cumhurbaşkanlığına seçilmiş bir hukukçuyu, "Orada Anayasa Mahkemesi başkanı gibi davranamazsın, hukuku bir tarafa bırak, rejimin bekâsını düşünerek karar ver" diye hizaya getirmeye çalıştı. Aynı kişi ve kendisini destekleyen medya mensupları, ülkede farklı düşünenlere hayat hakkı tanımama çabası içindeler... Bugünün tartışma ortamında, bilimsel çalışma yapma arzusuyla yanan bir akademisyen olarak düşünün kendinizi; acaba gerçek görüşlerinizi açıklayarak tartışma ortamına katılır mıydınız? Türkiye'de, hemen her öğretim üyesi, eğer 'egemen görüş' dışında bir eğilime sahipse, ya da araştırmaları kendisini 'resmi söylem' ile çatışma noktasına getirdiyse, bunu dışa yansıtmamak zorunda. Bilim kurumlarında bile özgür tartışma yapılamayan bir ülke Türkiye... McCarthy döneminin en azgın günlerinde, her yerde 'kızıl' gören saplantılılar, Harvard Üniversitesi'nden bir fizikçinin de peşine düşmüşlerdi. 1953 yılındaki olay, dünya akademik düşünce tarihinde, dönemin Harvard rektörü Nathan Pusey'in adının her zaman anılmasına sebep olacak bir meydan okumayla sona erdi. Rektör Pusey, 'kızıl' olmakla suçlanan öğretim üyesini feda etmek yerine, "McCarthy'nin yöntemleri, ülkemizin bütün temel ilkelerine aykırı" cevabını vermeyi yeğledi. Dünyanın neresinde patlak verirse versin, McCarthy düşüncesi, doğrulardan çok, o ülkede geçerli olan korkuları besleyen yalanlardan güç alır. ABD'de, o anda aklına gelen '205' rakamını cebindeki temizleyici makbuzu eşliğinde sirkülasyona sokan McCarthy, zorlamasıyla kurulan komisyonlarda, suçlanan devlet birimlerine yönelik kapsamlı soruşturmalarda iddialarının yalan olduğu ortaya çıkınca, temelsiz yeni suçlamalar ortaya atmaktan çekinmemişti. Türkiye, yeni bir yüzyılın başında, bilimsel düşünceyi sakatlayan, özgür tartışma ortamını sona erdiren McCarthy anlayışına kendini teslim etmiş görünüyor. Yüzyıllar öncesinin "Söyletmen, vurun" formülünü hortlatan bir anlayış bu. Ecevit ve onu bu çabasında destekleyenlerin adları, hiç kuşkunuz olmasın, Joseph McCarthy'i asla unutmayan tarihin titiz koruması altında saklanacak... Peki, kendilerini ve temsil ettiklerini söyledikleri düşünceyi 'Aydınlanmacı' olarak sunanların bu iddiaları havada kalmıyor mu? Yoksa McCarthy de 'Aydınlanmacı' mıydı?
fkoru@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|