![]() |
![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
YanıtDil Burcu'nun dikkatli ve duyarlı okuyucularından birinden bir mektup aldım. Şöyle başlıyor: "Elektronik ya da klasik formda olsun okuyucu mektubu cevaplama gibi bir alışkanlığınız olduğuna şahit olmuş değilim efendim. Bu nedenle, cevap alamama ihtimalinin yüksek olmasına rağmen yine de size yazacağım, çünkü 21 Kasım 2000 tarihli yazınızda bazı sorular soruyorsunuz ve bu sorular sanıyorum gazete/dergi köşelerinde yüksek düzeyde tartışmalar yaptığınız "İslamcı aydınlar" kadar bizim gibi avam tabakasından okuyucuları da muhatap alıyor." Önce bir itirafta bulunayım: Cevap gerektirecek okuyucu mektubu almıyorum pek. Sonra "doktor" okuyucumuzun kendisini "avam tabakasından" saymasını yadırgadığımı belirteyim. Doktor okuyucumuz, mektubunun bir yerinde, piyasada arz-ı endam etmekte olan ve bu arada dini inanış ve tutumlarına ilişkin açıklamalarda bulunan "artiz, şovmen" takımından insanlarla ilgili olarak şöyle bir yorumda bulunuyor: "Mesleğim hekimlik olduğu için yetkili birisi olarak şu cevabı verebilirim: bu insanlar şu ya da bu şiddette hasta insanlardır. Bunların hastalığı kişilik parçalanmasıdır. Bunların müslüman mı yoksa kafir mi olduklarını ya da dinin bu insanlar için önemi olup olmadığını bu kişilerin tedavi edilmelerinden sonra tartışmak uygun olur kanaatindeyim efendim. Bu hasta insanları (ama hasta olduklarını bilmeden ya da bilip de söylemeden) misal vererek sorduğunuz soruların esastan abes olduğunu, müslümanların düşünmesini değil iyice bocalamasını arttırmaktan başka hiçbir şeye yaramayacağını düşünüyorum." Doğrusu, doktor beyin bu tavrına öfkeleneyim mi, imreneyim mi bilemedim. Sözünü ettiği hastalık, hepimizde ve ister istemez, şu veya bu şiddette yok mudur? Sevgili doktorumuz, tedavi yöntemlerini açıklayarak hepimize yardımcı olmak görevinden kaçınmamalıdır. Ayrıca, düşünme ile bocalama arasında bir çelişki ya da terslik olmasa gerek. Keşke iyice bocalasak! Doktor bey, mektubunda "müslümanlıkta bir din adamı sınıfı olmamakla birlikte dini-tasavvufi önderler her zaman olagelmiştir." dedikten sonra, "Dini-tasavvufi önder"lerin yazdıkları "dini-tasavvufi eserler"le "sanatçı" olan (Sezai) Karakoç ya da (Rasim) Özdenören gibilerin "sanat eserleri" nasıl mukayese edilebilir?" diye soruyor. Bu soruya karşı ben, Ramazan ve oruç ibadetiyle ilgili en güzel, en etkili, en kuşatıcı, en ufuk açıcı yazıları Sezai Karakoç'tan okuduğumu söylemekle yetineceğim. Sevgili okuyucumuzun "yanıt" sözcüğüne de itirazı var. Bu konuda şunları yazmış: "İlk defa duyan hiçbir Türk'te cevaplamakla ilgili hiçbir çağrışım uyandırmayan, hiçbir müzikalitesi olmayan bu "kaba saba" kelime uydurma mıdır yoksa taramalarda halkın bağrından ya da bilmem kaçıncı yüzyılda yazılmış bir eserin sayfaları arasından mı gün yüzüne çıkarılmıştır?" Edip Ahmed Yükneki'nin Atebetü'l-Hakayık adlı eserinde "yanut" biçiminde geçen, bugün düzleştirerek "yanıt" dediğimiz sözcükle ilgili yargıların doğruluğu da, geçerliliği de su götürür; hele "hiçbir" sıfatları çok abartılı olmuş. Değerli doktorumuz, benim gazete, televizyon, magazin dünyasıyla ilgili oluşumu da yadırgamış. Doğrusu, bunu ben de yadırgıyorum. Maalesef böyle! Gözümüzü kulağımızı şu veya bu şekilde işgal ve meşgul ediyor o dünya.
ikardes@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|