YeniSafak.com “ Türkiye'nin birikimi... ” Yazarlar

 
Ana Sayfa...
Gündem'den...
Politika'dan...
Ekonomiden...
Dünya'dan...
Kültür'den...
Yazarlar'dan
Spor'dan

  Arşivden Arama

  I Explorer Kullanıcıları, TIKLAYIN.

 

Demokrasilerde bütün kurumlar konuşmalı mı?

Silahlı Kuvvetler bir açıklama yaptığı zaman, açıklamanın içeriği karşısındaki 'siyasi sorumluluklarından' kaçmak isteyenlerin başvurduğu birkaç tane yol var. Özellikle siyaseti etkileme anlamına gelen bir açıklama ortaya geldiği zaman, bu açıklamaya karşı çıkma durumunda olan siyasetçiler, 'her kurumun açıklama yapmasının, görüşlerini kamuoyu ile paylaşmasının demokrasilerde normal birşey olduğunu' söylerler. Bu söylendiği zaman anlaşılır ki, eğer bir siyasetçi açıklamanın yanında yer almıyorsa ya da alamıyorsa, bu 'risksiz ifadelerle' açıklamanın açıktan karşısında yer almadan içeriğine katılmıyormuş 'gibi' yapar. Aynı mantık polislerin yürümesi karşısında ağırlıklı bir şekilde dillendirildi. Polislerin yürümesinde hayat şartlarındaki olumsuzlukların veya kendilerini sosyal statü açısından mahrum hissetmelerinin rol oynadığı sözde analizlere boca edildikten sonra, demokrasilerde her kurum gibi polis teşkilatının da görüşlerini belirtmesinin normal olduğu söylendi. Bu, özellikle ve olayın üzerine gölgesini en koyu biçimde salacak şekilde söylendikten sonra, ardından mecburen, polislerin yürüyüş yapmasının gerçekte ne anlama geldiğine dair 'kırıntı' sayılabilecek değerlendirmeler yapıldı...

Birşeyi açıkça söylemek gerekir ve bunu açıkça söylemedikten sonra hiçbir şeyi bunun temel olmadığı bir yapının üstüne bina etmenin bir değeri olamaz: Bürokrasinin her unsuru görüşlerini kamuoyu önünde açıkça söyleyemez, hele de elinde silah bulunan bir kuvvetin, belli zeminlerde hükümete görüşlerini bildirmesi dışında, kamuoyu önünde bir 'siyasi ya da yönetsel tartışmaya' girişmesi düşünülemez. Tabii, demokratik hukuk devletinden ve buna göre şekillenmiş bir yönetim şemasından ve sürecinden bahsediyorsak eğer... Çünkü, bir kuvvetin elinde silah varken görüşlerini kamuoyu önünde, hem de 'kes(k)in' ifadelerle açıklaması, demokratik yönetimin esasını oluşturan 'ağırlık merkezleri' üzerinde açıktan bozucu bir etki yaratır.

Gerçek bir demokratik düzende bu ağırlık merkezlerinin dengesi hassasiyetle korunduğu gibi, demokrasi tecrübesinin ruhuna bağlı olarak, bunu pekiştirici yeni süreçler gündemleşmektedir. Bunlardan en önemlisi 'siyasal etki eşitliği' denilebilecek, hükümet ile sivil toplum arasındaki karar süreçlerine dair dengesizliğin giderilmesidir. Demokrasi tecrübesinin ruhu, hükümet etme erkini halkın temsilcilerine devrederken, zaman içinde çıkan temsil krizleri sebebiyle, temsilciler vasıtasıyla yönetime katılan unsurların daha 'ara temsilciler' yoluyla bu k atılımı pekiştirmesi yolunun açılması gerekmiştir. Karar süreçleri üzerinde hükümet ve sivil toplum örgütleri ya da karara konu olan olayın unsurları 'eşit etkiye' sahip olması düşünülen görüşler belirtirler. Belirtilen her görüşün ontolojik düzeyi bir diğeri ile aynıdır. Görüşü belirtenin elinde iktidar kuvveti olması fazladan bir ağırlık oluşturamaz. Neticede kararı verecek olan organ hükümettir, ama karar süreçleri 'siyasal etki eşitliği' çerçevesinde gelişir. Fakat 'siyasal etki eşitliğinin' belirmesi demokrasi tecrübesinin pekişmesi anlamında ve siyasal erkin bürokrasinin amiri olduğu şema içindedir. Eğer böyle bir tutum son cezaevlerine dönük düzenlemeler yapılırken işletilseydi, 'devlet taviz vermez' abrakadabrası ile 'teröristle pazarlık' imajı arasında kalmazdı Türkiye'nin en kritik meselelerinden birisi.

Türkiye'de bu tabloyu bırakın, bunun gerisindeki düzeyleri bile koruyamayacak kadar vahim bir gerileme süreci egemenleşmektedir. Çok faktörlü ve tamamen siyaset dışı süreçler her türlü 'siyasal etki'yi sıfırlamaktadır. Silahlı kuvvetlerin sık sık siyasi tartışmalar üzerine görüş belirtmesi, MİT'in son çıkışları ve ardından polis yürüyüşleri, 'siyasal etki'nin tamamen ve çok yönlü olarak sıfırlanmasına dönük süreçlerin katsayısının çoğalmasıdır. Bu tablonun, üstelik siyasetçilerin dilinden, her kurumun görüşlerini bildirme hakkının tezahürü olarak değerlendirilmesi ise herşeyden daha vahimdir. Olmayan burjuvazinin işlevini türedi işadamları sınıfına terkeden Türkiye bugün nasıl ekonomik ve mali iflas haberleri ile daha çok kuşatılıyorsa, olmayan siyasetçinin görevlerinin bürokrasiye devredilmesi anlamına gelen bu değerlendirmelerin nelerin kapısını çalacağını düşünmek bile çok sıkıntılıdır.

Ellerinde silahlarla, kana kan isteyen bir edayla ve hükümete haddini bildiren bir üslupla yürüyen yüzlerce polisin yaptığını, demokraside her kurumun görüşlerini özgürce dillendirmesi perspektif(sizliğ)ine sığdıran bir siyasetçi sınıfı ile Türkiye'nin geleceğinin ne olacağı üzerine çok düşünmek gerekiyor...


16 ARALIK 2000


Kağıda basmak için tıklayın.

Ömer Çelik

 


Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim
İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED

Bu sitenin tasarım ve inşası, İNTERNET yayını ve tanıtımı, TALLANDTHIN Web tarafından yapılmaktadır. İçerik ve güncelleme Yeni Şafak Gazetesi İnternet Servisi tarafından gerçekleştirilmektir. Lütfen siteyle ilgili problemleri webmaster@tallandthin.com adresine bildiriniz...