![]() |
![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
İster sevinin, ister üzülün, gerçek nasıl olsa değişmiyorAmerika'yı bilen ve Türk-Amerikan ilişkilerini yakından izleyenlerin paylaştıkları tespit şu: Washington'da yönetime kim gelirse gelsin iki ülke arasındaki ilişki değişmez. Türkiye ABD için çok önemlidir. Başkanlar değişir, Amerikan dış politikasında fazla bir farklılık görülmez... Kusura bakılmazsa, ben, biraz farklı düşünüyorum. ABD'nin dış politikasının temel hatları başkan değişti diye elbette altüst olmaz ve Türkiye ABD için gerçekten de çok önemlidir... Ancak, ayrıntılarda meydana gelecek ufak farklılıklar, üslup değişiklikleri Türkiye iç politikasını bayağı etkileyebilir... Bill Clinton döneminde ABD'nin Türkiye politikasında belli bir ağırlığı bulunan Pentagon (ABD savunma bakanlığı), 2. Bush döneminde çok daha etkili hale gelebilir... Bunun anlamı, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) serüveninin yolun başında akamete uğramasıdır... Ronald Reagan başkanken ülkesini Washington'da temsil eden Abida Hussain adlı Pakistanlı bayan büyükelçi, kendisiyle görüşen Joyce M. Davis adlı Amerikalı gazeteciye, Colin Powell ile arasında geçen bir mükâlemeyi aktarmış. O sıralar genelkurmay başkanı sıfatını taşıyan Powell, büyükelçi Hussain'a, "Neden nükleer silâhınız olsun istiyorsunuz?" diye sormuş... Komşu Hindistan'ın nükleer bir güç olduğunu hatırlatmış diplomat hanım; "Dehşet dengesi Rusya ile ABD arasında işe yaradığına göre, aynı denge bizim coğrafyada da savaşı önler" görüşünü dile getirmiş... Powell'in, "Ama biz nükleer silâhlarımızı azaltıyoruz" itirazına karşı, "Kaçtan kaça indiriyorsunuz?" sorusunu yöneltmiş... "Altıbinden ikibine" deyince de, "Biz bir tane edinme çabasındayız ve buna karşı çıkıyorsunuz ha" diye mukabele etmiş... Colin Powell'in buna cevabı ilginç: "Ama biz Amerika Birleşik Devletleri'yiz..." Abida Hussain, anekdotu, "İşte görüyorsunuz, 'güçlü olan haklıdır' diye düşünür Amerikalılar..." tespitiyle bitiriyor... (Between Jihad and Salaam: Profiles in Islam, s. 268) "Amerika'dır, ne yapsa yeridir" diye düşünen Colin Powell, 2. Bush döneminde hassas koltuklardan birinde oturuyor olacak... Dışişleri bakanı görevini devralmasına bir aydan fazla bir süre olduğu halde, Powell, "Saddam'ı devireceğiz, gerekirse bütün cephelerden saldıracağız" açıklamalarını yapmaktan geri durmuyor... 1991 Körfez Krizi'nde, yeni seçilen başkanın babası George Bush sivil bir yöneticiyle (Turgut Özal'la) iş tutuyordu; bugün Ankara'da öyle bir yönetim de yok... Böyle düşündüğüm içindir ki, Ankara'ya yeni atanan Amerikalı büyükelçi W. Robert Pearson'un, "Yeni yönetim Türkiye ile yakın çalışacaktır" müjdesini (Milliyet, 21 Aralık 2000) büyük bir ihtiyatla karşıladım. Büyükelçi Pearson, Türk-ABD ilişkilerinin daha çok ekonomik alanda yürüyeceğini de açık etmiş zaten. Okuyun şu satırları: "Yeni yönetim, dış politikasını değerlendirme, gündemini belirleme ve önceden kestirilemeyen zorluklarla başa çıkma girişimleri sırasında, bölgedeki stratejik ortağımız Türkiye ile yakın çalışma içinde olacaktır. Balkanlar'a barış ve istikrar getirme, Hazar havzası enerji rezervlerinin dünya pazarlarına uygun maliyetli ve çevreci bir şekilde taşınması, Ortadoğu'da barış çabaları ya da küresel ekonomiye katılma gibi, hangi konu olursa olsun Amerikan - Türk işbirliğinin başarılı sonuçlar getirdiğini biliyorlar. Türk hükümeti ve iş çevreleriyle, her iki ülke vatandaşlarına daha fazla ekonomik olanak sağlayacak olan ticaret ve yatırımları genişletmek için çalışacaklardır. Doğal âfetlere hazırlıktan, eğitim değişim programlarına uzanan derin ve çeşitli işbirliği alanlarımız önümüzdeki yıllarda genişlemeye devam edecektir." "Amerika'nın Türkiye'ye bakışından, ilişkilerin düzeyinden bize ne?" diye düşünenlerden değilsinizdir umarım… Çünkü, 1990 sonrasında 'dünyanın tek egemeni' olma özelliği kazanan ABD, bu konumunu olağanüstü ciddiye alıyor. Clinton'u gördük; Bosna'dan Çin'e, Yugoslavya'dan Türkiye'ye kadar hemen her coğrafyada ülkesinin çıkarlarına uygun bir politika gözetti. Ancak, Clinton ve adamları, ABD'nin çıkarlarının, özellikle Avrupa'da, demokratik güçlerin söz sahibi olmasından geçtiğinin farkındaydılar… Türkiye de, o genel değerlendirme içerisinde, AB ile irtibatlandırılarak, demokrasi safında kabul ediliyordu… Dün değindiğim gibi, Türkiye'de "Düğmeye kim bastı?" sorusu yüksek sesle sorulmaya başlayınca, ABD'nin Ankara büyükelçiliği halkla ilişkiler atağına kalktı ve bazı meslektaşlarla görüşmeler gerçekleştirildi. Görüşülen gazetecilerden biriyle konuştum, 'Amerikalı yetkili', "İyi de" demiş, "AB konusunda sizler ayak sürerken, sizi hep arkanızdan itecek değiliz herhalde…" Dostum olan meslektaş, "Amerikalılar, bundan sonra, çabaların daha çok bizlerden gelmesini beklediklerini açıkça söylediler" dedi bana… Washington'un Türkiye politikası, henüz devir-teslim töreni yapılmadığı halde, değişime uğradı bile. Yanılmıyorsam, yeni yönetim, Ankara ile, bölgesel hesaplarına uygunluk ve askeri operasyonlar gibi konulara ilgisi oranında yakınlık kuracak, Türkiye'nin nasıl bir yönetime sahip olması gerektiğiyle pek ilgilenmeyecek… Buna "İyi" diyenler şimdiden sevinebilirler… Acaba basılacak daha kaç düğme var ve bunra kimler basacak?
tkivanc@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|