|
Askerin refleksi
Türkiye'nin sahibi ve iç-dış güvenliğinden, ülkenin geleceğinden kendilerini sorumlu bilen sınıfların, zaman zaman içine düştükleri bir paradoks gözden kaçmıyor. Bu paradoks öyle zaman oluyor ki, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Alman milletinin ve yönetimlerinin içine düştükleri Hitler kompleksinden de aşağı kalmıyor.
Türkiye'de yönetici erkin bilinç altına işlemiş bir irtica tehlikesi, sosyal veya siyasal hayatta din adına ortaya çıkan en ufak bir tezahür karşısında bile reflekslerini kontrol edemiyor. Buradaki büyük endişe, toplumsal ve siyasal hayatta dinin konuşulmasından alabildiğine rahatsızlık derecelerine varıyor. Çünkü dinî görüntülü ne tür faaliyet olursa olsun; ister eğitim, ister ticaret, ister vakıf türü hizmetler!.. Bazan bir kitap okuma grubu, bazan bir cami toplantısı farketmiyor.
İrtica refleksi
İşte o anda, yönetici erkin tarihî şuur altı harekete geçmekte gecikmiyor. Şuur ve muhakeme kayboluyor, tarihî bir refleks âniden harekete geçiyor. Din adına ne tür bir tezâhürle karşılaşılmış olursa olsun, refleksler ortak!.. Sinirler gergin ve haddini aşan bir şiddet kullanımına hazır bir psikoloji devreye girmiş bile. Atatürk'ün inkılâpçı tutumuna da kendisini yaslayınca, ister istemez akan sular duruyor. Tartışma veya muhatabını dinlemek ihtiyacı ara ki bulasın.
Biz şahsen, sayın Genelkurmay Başkanı'nın 30 Ağustos konuşmasını bu çerçevede değerlendiriyoruz. Özel bir sohbet anında vuku bulduğu belli olan konuşmanın, ertesi günün yayın organlarında aldığı şekil hepimizin malûmu olmalıdır. Burada yapılan konuşmanın yansıtılma biçiminin, konuşmanın muhtevâsını katbekat aştığını bilmem söylemeye gerek var mı? Ecevit'in bilgisi ve talimatı ile yapıldığı belli olan Adalet Bakanı'nın konuşması ile, Genelkurmay başkanının açıklaması keşke birbirine böylesi bir karşıtlık üretmeseydi. Ne o birinci konuşma yapılsaydı, ne de Hikmet Sami Türk'ün konuşması!.. Şöyle normal bir akış halinde idrak etseydik 30 Ağustos'u, daha güzel olmaz mıydı?
Malûm, benzer bir konuşmayı, Köşk'e karşı Ecevit de yaptı. Ama dikkat edilmez mi, elde kalan ne? O konuşma nerde, Hikmet Sami'ye yaptırılan konuşma nerede? Türkiye yöneticileri nâmına, üzüntü verici tutumlar bunlar. Neresinden bakarsanız bakın, farketmiyor.
Ordunun şuuraltı
Burada ülkemiz ve toplumumuz adına yapılmış bir değerlendirme farkı iyi hatırlanmalıdır. Türkiye'de modern ordunun, ne tür şartlar altında teşekkül ettiğini hepimiz biliyoruz. III. Selim'in ve yeniçeriliğin lağvı sırasında "din elden gidiyor" vaveylâları karşısında II. Mahmud'un çektiği sıkıntıları da biliyoruz. Aynı şekilde 31 Mart vakasını, Hareket Ordusu şartlarını da!..
Sırf bunlarla da sınırlı değil. Birinci Büyük Savaş, yani uluslararası emperyalizme karşı din nâmına yaptığımız bir savaşı yitirdiğimizi de unutmuş değiliz. Fakat şu da bir gerçek ki, o büyük savaşı biz, millet ve ordu olarak dini bayraklaştırdığımız, dinî bir politika takip ettiğimiz için kaybetmedik. Tam tersine, emperyalist bir kuşatma ve saldırganlık karşısında duyduğumuz bir çaresizlik, bir çare arayışı içinde din siyaseti o derece öne çıkmıştı.
Asker veya sivil Türkiye aydınlarının, yaşadığımız tarihî mağlûbiyeti sırf din ile izaha yeltenmeleri, bu bakımdan yeterince geçerli sayılamaz. Bilimde geri kalmıştık ve hayatımız ciddi bir gerilikle malûldü. Realite bu olduğu halde, ayrıca da imparatorluğun tasfiyesi politikaları devrede olduğu halde; bu acı akıbetten kendimizi ve yeni Türkiye'yi arındırmak kaygısıyla, hâlâ daha dini suçlu görmek ve ondan vebadan kaçar gibi kaçmak ne derece gerçekçidir? Önümüzdeki asıl sorun budur. Bu kompleksi ne zaman aşacağımız sorunudur.
Bu tarihî hadiseyi, dünyanın geldiği bu noktada daha sağlıklı değerlendirmek mecburiyetimiz var. Hayatının bir döneminden nefret eden ve onu hatırlamak bile istemeyen bazı psikolojik vâkıalar vardır. Bir milletin de, ordunun da, siyasal kurumların da uzun tarihî bir şuurları bulunur. Onun herhangi bir devresine âit olumsuz bir durum, reddetmekle ortadan kalkmaz. Faziletlerimiz ve başarılarımız kadar, hastalıklarımız da bize âittir. Ayakları ve dizleri sarmış kalıcı romatizmalar gibi, biz onlarla beraber yaşarız. Ona kızmakla ve unutmaya çalışmakla, şikâyetlerimiz zâil olmaz. Hele hele sosyal kurumların, milletlerin hafızası!.. Binler, onbinler yıl ile ifade edilir.
Dinle beraber yaşamak
Bu bakımdan çağdaş hayatımızda, dinin muhakkak ki bir yeri bulunacaktır. Ne bundan kaçılabilir, ne de yok saymamız mümkündür. Ama din konuşulmasın, bir değer olarak dine baş vurulmasın!.. İşte bu mümkün değil.
Toplum nezdinde tasfiyeci bir tutum olarak algılanan resmî din politikaları karşısında millet bîzâr!.. Lûtfen halkın vicdanına iyi dikkat edin, sorun soruşturun. Halkın bu noktada duyduğu acı, enflasyon ve hayat pahalılığının yanında kaç batman ağır basıyor lûtfen onu görün.
Açıkça millet sizlerden, yeni bir sağduyu üretmenizi bekliyor.
7 EYLÜL 2000
|