|
|
 |
İst. Valisi: "Birisi bir sopa bulmuş, ne olduğu bilinmiyor."
("Ne olduğu" nasıl bilinmiyor?
O "bir sopa" diyorsunuz ya...)
TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyelerinden Kadir Bozkurt'u televizyonda izledim. Komisyonun bir üyesi olarak İstanbul'da bir karakolda bulunan "Filistin askısı" hakkında açıklama yapıyordu. O kadar güzel anlatıyordu ki, ertesi gün kendisine bir kutlama telgrafı yollamak istedim. Karşısındaki gazetecinin bütün sorularını içtenlikle cevaplıyor, hiçbirimizi şaşırtmayan (ama bu konudaki kanaatimizi pekiştiren" "suçüstü"yü hiçbir kaçamağa izin vermeyen bir biçimde açıklıyordu. "İşte, dedim kendi kendime, bir Meclis, bir Meclis Komisyonu ne işe yararmış görsünler!" Ülkenin önemli sorunlarının çözümünde Meclis'in nasıl hayati bir rol oynayabileceğine, millete "Yarı Başkanlık Rejimi" diye yutturulmaya çalışılan "Başkancılık" rejimine umut bağlamanın bu ülke için ne kadar tehlikeli bir tercih olduğuna bir kez daha kanaat getirdim. Akla gelebilecek bütün küçük görmelerin, aşağılamaların, hakaretlerin hedefi haline gelen Meclis, daha önce Susurluk ve Faili Meçhul Cinayetler'i araştıran komisyonların çalışmalarında görüldüğü gibi, işkence konusunda da karşı cenahtan ilk ciddi tepkiyi ortaya koymaktaydı.
Yapılacak iş, her yaştan ve türden danışmanlarıyla ülkeye "Başkancılık" rejimini getirmeye çalışan zihniyet karşısında Meclis'i güçlendirmek, zaten var olan yetkilerini daha etkili kullanması için onu desteklemek ve gerektiği durumlarda yetkilerinin artırılmasını istemektir. İnsan Hakları Komisyonu durmamalı, her gece başka bir karakolu ya da şubeyi denetlemeye devam etmelidir. Bulunan suç aletleri her defasında teşhir edilmeli, İstanbul Kadın ve Çocuk Tutukevi'ndeki 267 çocuk mahkûm gibi bir biçimde "poliszede" olan milletin diğer fertleri de Meclis Komisyonu'nun koruması altına sokulmalıdır. Kime karşı mı? Kime olacak, tabii ki "Yürütme"ye ve "İdare"ye karşı. Meclis (inşaallah yeni bir Anayasa'nın da himmetiyle), artık neredeyse bütününde "münferit olaylar" saplantısına takılmış "Yürütme" ve "İdare" karşısında temsil ettiği millete sahip çıkmalıdır. Çocuklar "anasından doğduğuna pişman" edilirken, onlara ancak bu yoldaki gayretlerini takdirle alkışladığımız Meclis Komisyonları sahip çıkacaktır. Millet artık 'Meclis'i ile buluşmalıdır...
TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Sema Pişkinsüt (Milletçe istiyoruz! Meclis'te bir, iki, üç, daha fazla Sema Pişkinsüt istiyoruz!) çocuklar çırılçıplak soyularak kötü muamele gördüklerini (Yani "analarından doğduklarına pişman edildiklerini") anlatırken gözlerinin "dolu dolu" olduğunu söylüyor. Biz işte böyle bir duyarlılık istiyoruz; "münferit" filan gibi laf canbazlıklarını değil, işkence gören çocuklardan işte böyle, insanca söz eden bir duyarlılık...
İnsanlardan birer "eşya" gibi söz etmeyen, "analarından doğduklarına pişman edilenlerin" acılarına işte böyle içtenlikle eğilen bir duyarlılık...
Bir de şu açıklamalara bakın lütfen: Emniyet Genel Müdürü Turan Genç komisyon tarafından karakolda işkence aleti bulunmasını, "Filistin askısı sözkonusu değil, karakolun bir tanesinin deposunda eskiden kalma böyle bir şey bulunmuş"(!) diye değerlendiriyor. Ne kadar inandırıcı bir değerlendirme bu böyle! "Böyle bir şey" diyor Müdür, "eskiden kalma böyle bir şey"... Emniyet Genel Müdürü böyle bir değerlendirme yapınca gerisi gelmez mi? İşte bu da İstanbul Valisi'nin değerlendirmesi: "Birisi bir sopa bulmuş, ne olduğu bilinmiyor. Fazla büyütmeye gerek yok."(!) Valinin değerlendirmesinde "münferit" de eksik değil tabii ki: "Şimdi bir sopa bulunmuş. Filistin askısı olduğu iddia ediliyor. Bu münferit bir olay, fazla büyütmeye gerek yok." Evet evet, "fazla büyütmeye gerek yok", altı üstü "birisi bir sopa bulmuş", bunu büyütmenin âlemi var mı? Ya İstanbul Emniyet Müdürü ne demiş? Hürriyet'in haberine göre, "Emniyet Müdürü Hasan Özdemir'in, askıyı kaptıran karakol amirlerine, 'Bir çuval inciri berbat ettiler' diye çıkıştığı söyleniyor"muş.
Bu ülke işte böyle bir ülke oldu. "Sorumsuz" makamlar "adamı anasından doğduğuna pişman ederim" diye sorumsuzca konuşan Cumhurbaşkanı ile sınırlı değil. Türkiye'de hiç kimse hiçbir şeyden sorumlu değil! Ne "Filistin askısı"nın bulunduğu karakol amiri, ne İstanbul Emniyet Müdürü, ne İstanbul Valisi, ne Emniyet Genel Müdürü, ne İçişleri Bakanlığı Müsteşarı (o henüz bir değerlendirme yapmadı), ne İçişleri Bakanı (o da bir değerlendirme yapmadı) ve tabii ne de Başbakan. Hiç kimsenin üzerine alındığı yok. Oysa biz iddia edildiği gibi gerçekten bir "hukuk devleti" ile karşı karşıya olsaydık, geçtiğimiz birkaç gün içinde hiyerarşi şöyle çalışacaktı: İstanbul Emniyet Müdürü karakol amirini, İstanbul Valisi İstanbul Emniyet Müdürü'nü, İçişleri Bakanı İstanbul Valisi'ni ve nihayet Başbakan İçişleri Bakanı'nı görevden alırdı. Eğer kimse "sorumlu" değilse, bu kadar hiyerarşiye ne gerek var!
kbumin@yenisafak.com
6.MART.2000
|
 |
|