| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Türk sineması, elbette "konuşamaz!"
Cumartesi gecesi, TRT-2'de "Çözüme Doğru" başlıklı programda Türk sineması "tartışıldı!" Program, hem bu tür programları hazırlayan "televizyoncu"ların, hem de daha da önemlisi Türk sinemasını, Türk sinemasının sorunlarını konuşmak için oraya buraya çağrılan, konuşturulan ve "bol keseden atan", "ahkam üstüne ahkam kesen" yönetmen, yapımcı, oyuncu, eleştirmen, "aydın" ve akademisyenlerin yani bizzat sinemacıların bile gerek sinemadan, gerekse Türk sinemasının en temel sorunlarından (=zaaflarından, imkanlarından ve imkansızlıklarından) ne denli bihaber olduklarını bir kez daha gözler önüne serdi. Programa ve programda konuşulanlara geçmeden önce, bugüne dek pek yapmadığım bir şeyi burada yapmak zorunda kaldığımı hissediyorum. Dikkat ederseniz biraz iddialı konuşuyorum. Böylesine "üst perde"den konuşmaya hakkım var mı? Sanırım, var. Affınıza sığınarak neden kendimden böylesine emin bir şekilde "konuştuğumu" açıklamak durumundayım: Yurtdışında Türk sineması konusunda doktora yaptım. Daha doktora çalışmam sürerken geliştirdiğim teorik çerçeveler, hocam tarafından başka ulusal sinemalara uyarlandı. Şu anda ise bir özel üniversitede "Ulusal Sinema kavramı" konusunda –sanırım Türkiye'de ilk kez- "master" dersleri veriyorum. Bu gerçekten "zor" satırlardan sonra, -çünkü bir insanın kendisinden sözetmesi gerçekten zor bir şey- sözkonusu programa ve programda geliştirilen o "güzelim argümanlara"(!) geçebiliriz.
Dam üstünde saksağan!
Bugüne dek bu programı başlığından ötürü başından sonuna kadar izlemedim. Entelektüel, kültürel, sanatsal ve siyasi olarak tam bir kaosun, kargaşanın, hatta "sefalet"in hükümferma olduğu Türkiye gibi bir ülkenin "resmî" kanalı TRT'de "Çözüme Doğru" başlıklı bir programda, ele alınan sorunların özgürce, rasyonel olarak masaya yatırılıp kritik ve analiz edilemeyeceğini; üstüne üstlük herşeyden önce bu tür programlara katılan zevatın entelektüel ilgilerinin, birikimlerinin ve kaygılarının ne denli sığ ve yüzeysel olabileceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Nitekim, Cumartesi günkü programa katılan konuşmacıların gösterdikleri acınası performans bu ilk bakışta önyargılı gibi gelebilecek olan tahminlerimin ne denli doğru olduğunu kanıtladı. Daha program başlar başlamaz, programın sunucusu Zeki Sözer'in Attila Dorsay'a sorduğu "Türk sinemasının sorunları var mı?" şeklindeki absürd ilk soru, "Bu programdan dişe dokunur hiçbir şey çıkmaz" dedirtti bana. Gerçekten bir beyefendi gibi programı götürme çabası içinde olan Sayın Sözer'in zaman zaman "Aslında ben Türk sinemasını, Türk sinemasının sorunlarını pek bilmiyorum" diyerek tuhaf itiraflarda bulunması, bu programda Türk sinemasının sorunlarına ilişkin yaratıcı, imaginatif ve provokatif bir tartışmanın gerçekleşmeyeceğini "haber" vermeye yetiyordu. Nitekim öyle de oldu. O yüzden sorulan sorular, çağrılan konuşmacıların sinemanın doğasından da, dilinden de, Türk sinemasının en temel sorunlarından da anlamayan kişiler olduğunu kanıtlamaktan başka bir işe yaramadı. İyi de, ele alınan sorun'un ana hatlarını bile bilmeyen kişiler neden ille de ekranlarda arzı endam ederler, anlayabilmiş değilim doğrusu.
Altyapı mı, "kültürel sermaye" mi?
Türkiye'de neden kendine özgü bir "dil"i olan ve dünya sinemasına katkıda bulunabilecek güçlü bir sinema yaratılamıyor? Türk sinemasının en temel sorunları, sinemamızın endüstrileşememesinden mi kaynaklanıyor, yoksa özgün bir dil geliştirememesinden, Pierre Bourdie'den esinle söylemek gerekirse, Türk sinemasının özgün bir dil geliştirmesini mümkün kılabilecek "kültürel bir sermaye"den yoksun olmasından mı kaynaklanıyor? Başka türlü sormak gerekirse, Türk sinemasının en canalıcı sorunları, alt yapı sorunsalı etrafında mı düğümleniyor, yoksa Türkiye'de sinema yapan kişilerin neyi, nasıl, hangi dille anlatabilecekleri sorununu, yani anlatım sorununu henüz tam olarak kavrayamamış olmaları gerçeğinde mi odaklanıyor? Amerikan sinemasını dünya çapında böylesine yaygınlaştıran şey, Amerikan sinemasının başarıyla, ayartıcı bir şekilde kullandığı teknoloji mi, yoksa Amerikan yaşam tarzını, duyarlıklarını, imgelerini, dolayısıyla hegemonyasını tüm dünya ölçeğinde küreselleştiren Amerikan kültüründen beslenen ve Amerikan kültürünü yeniden icat eden ve üreten duyarlıklar, ifade biçimleri ve "dil" mi? Programda sözü edilen İran ve Çin sinemasının dünya çapında yaptığı sıçrama, atılım hatta "devrim", bu sinemaların alt yapı sorunlarını çok iyi halletmiş olmasından kaynaklanan bir fenomen mi, yoksa bu sinemaların yeni bir sinema dili geliştirmiş olmalarından kaynaklanan bir fenomen mi? Ve nihayet, Türkiye'de dünya sinemasına, sinema diline katkıda bulunmuş bir "Türk sineması" var mı? Sözkonusu programı hazırlayanlar da, bu programa katılan konuşmacılar da bu tür hayati soruları sormadılar. Soramazlardı; çünkü Türkiye'de sinema yapan ve sinema üzerine yazan kişiler başta olmak üzere, sinemanın ne olduğunu, bir "ulusal" sinemanın, (ancak "ulusal" olduğu zaman "evrensel" olabilecek bir sinemanın) nasıl icat edilebileceğini bilebilen, kavrayabilen insanlar gerçekten çok az. Sinemacılarının bile hakkında konuşamadıkları bir sinema elbette ki nasıl "konuşabileceğini" bilemez! Tartışmamız Çarşamba günü de sürecek.
ykaplan@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|