YeniSafak.com “ Türkiye'nin birikimi... ” Yazarlar

 
Ana Sayfa...
Gündem'den...
Politika'dan...
Ekonomiden...
Dünya'dan...
Kültür'den...
Yazarlar'dan
Spor'dan

  Arşivden Arama

  I Explorer Kullanıcıları, TIKLAYIN.

 

Yerlilik, köylülük değildir!

Düşünme'nin standart tanımlarından biri de: "Kavram ya da yargıları birleştirmek, ayırmak ve karşılaştırmak"tır.

Kavramları birleştirir ve birbirlerine yüklersek, olumlu yargılar elde etmiş ve böylece bir kavramın diğerindeki varlığına (onunla ilişkilendirilebileceğine) işarette bulunmuş oluruz; "bu şudur" gibi...

Şayet bu işlemin tersini yapar ve kavramları birbirinden ayırırsak, bu sefer olumsuz yargılar öne sürmüş ve bir kavramın diğerinde varolabileceğini (onunla ilişkilendirilebileceğini) reddetmiş oluruz; "bu şu değildir" gibi.

Peki ya karşılaştırma? Karşılaştırma daha çok yargılar düzeyinde gerçekleşir. Yargıları birbirlerine bir orta terim aracılığıyla bağlandığımızda, başka deyişle yargılarımızı sıraladığımızda, doğru ya da yanlış üçüncü bir yargı elde ederiz; zira her karşılaştırma işleminde, karşılaştırılan yargılar arasındaki uyum ya da uyumsuzluktan ötürü muhakkak olumlu ya da olumsuz bir sonuç yargısı elde ederiz; "bu şudur, o budur; demek ki o şudur" gibi. (Siz isterseniz daha açık bir örnek üzerinde düşünün: a=b, a=c, o halde b=c gibi).

Adına ister akıl yürütme densin, isterse düşünme, bizler bu üç işlemi bir şekilde yapıyoruz: Birleştiriyoruz, ayırıyoruz, karşılaştırıyoruz. Sonuçta, belleğimiz birleşmiş, ayırılmış, karşı karşıya getirilmiş kavram ve yargılarla dolup taşıyor...

Bu açıklamalar sakın kimseyi yanıltmasın... Gerçekte bizler, esasen birleşmemiş, ayrılmamış, karşılaştırılmamış kavram ve yargılarla yola çıkıyor değiliz, bilâkis birleştirilmiş, ayırılmış, karşılaştırılmış hazır kavram ve yargılar sepetimizde iken yollara çıkmış oluyoruz; ve yolun başında da sepetten harcıyoruz.

Düşünceyi "kutlu", düşüneni ise "asîl" kılan asıl edim, insanların boş sepetleri kollarına takmaları, muhayyel bir tabula rasa varsayıp onu doldurmaya kalkışmaları değil, zaman zaman durup, bir nefes alıp sepetlerinde bulunan kavram ve yargılarla hesaplaşmaları, doğruluklarından emin olmaya çalışmaları, gereksiz ve yanlış bulduklarını sepetin dışına çıkarmak cesaretini göstermeleridir...

İhsan Fazlıoğlu dostumun her fırsatta tekrarladığı gibi, düşünce, "yola çıkan düşünce"dir, "yolda varolan düşünce"dir. Düşünce yolda olmalıdır, yola çıkmalıdır, yolda yoldaşlarını bulmalıdır. "et-tefekkür fî's-seyr", işte bu nedenledir ki acemi felsefe meraklılarına okullarda öğretilegelen tabula rasa efsanesini yola gömen, yolda gömen bir düşünüşün sembol deyişlerinden biridir.

Türkiye'de İslâmcılık düşüncesi, ona gerçek özgünlüğünü ve dahî özgürlüğünü kazandıran "yola çıkan, yolda olan düşünce" vasıflarını kaybetti, yoldan çıktı çünkü...

İslâmcılık niçin, nasıl ve ne zaman yoldan çıktı?

İstanbul'u kendisine merkez almaktan vazgeçtiği, dünyaya İstanbul'tan bakmayı reddettiği için ve vazgeçtiği/reddettiği zaman yoldan çıktı. Böylelikle yerliliğini kaybetti; zira kendisini vareden ne varsa, kim varsa onu yok saydı. Bu ülkede yerli vasfını hâiz bir tek ses, bu ülke insanının mukavvim unsuru olan İslâm'ın sesi iken, o sesi bu ülkenin insanına yabancılaştırmak vazifesi kendisine teklif edildiğinde karşı koymadı, o sese rengini veren yerli unsurları hurafe adı altında mahkûm etme çabalarını ve bu çabalara karşılık ihsan edilen parlak övgüleri tersinin eliyle itmeyi beceremedi; günlük siyasî manevralar uğruna, varoluşsal hiçbir soruna gerçek değerini vermedi, hatta vakit bile ayırmadı.

Ülkenin sahibi olan halkın haklarını, azınlık hakları seviyesinde savunmayı bir marifet bildiğinde yoldan çıktı; çünkü düşmanlarının yoluna çıkamadı, "Onların yoluna çıkmazsam, onlar da yoluma çıkmazlar" dedi ve işte bu ürkekliğin bedelini yoldan çıkmak sûretiyle ödedi.

Yola çıkan, yolda olan düşünce; geçmişinden sadece ibret alan değil, kuvvet de alan düşüncedir; sepetindekini bilen, tanıyan ve kendi malı olduğunu bilerek, onları, kendi malı olmadığını bildikleriyle karşılaştıran düşünce...

Neleri birleştireceklerini, nasıl birleştireceklerini bilmeyenler; neyi, nasıl ayıracaklarını bilebilirler mi? Fikir ve tefekkür, tertib etmek, sıralamak demektir. Neyi nasıl birleştirip ayırabileceğimizi bilemiyorsak, onları nasıl sıralayabilir, onlardan nasıl sağlıklı sonuçlar çıkarabiliriz?

İslâmcılık, ayaklarını kendi topraklarına basmaktan vazgeçtiğinde; kandillerini söndürmeye kalkışıp aşure ikramını komik bulmaya başladığında, işte tam da o zaman ve onun için sesini kaybetti, sözünü kaybetti, yolunu kaybetti.

O halde kendini bulabilmesi ve evine dönebilmesi için, İslâmcılık, bir an evvel yola çıkmalı, ama yola İstanbul'dan çıkmalı; dahası, İstanbul'a dönmek için yola çıkmalıdır.

"Siz hangi İstanbul'dan söz ediyorsunuz?" diye soracaklara sadece şunu diyebilirim: İstanbul izzet'tir, İstanbul vakar'dır, İstanbul tarih'tir.

Hâsılı, İstanbul hem mâzîmiz, hem âtimizdir!


5 Mayıs 2000


Kağıda basmak için tıklayın.

Dücane Cündioğlu

 


Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor
İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED

Bu sitenin tasarım ve inşası, İNTERNET yayını ve tanıtımı, TALLANDTHIN Web tarafından yapılmaktadır. İçerik ve güncelleme Yeni Şafak Gazetesi İnternet Servisi tarafından gerçekleştirilmektir. Lütfen siteyle ilgili problemleri webmaster@tallandthin.com adresine bildiriniz...