![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Heyecanlı bir "film"e doğru ( mu?)Sonunda, yeni cumhurbaşkanını "kazasız belasız" seçmeyi başardık. Pekçok şeyin ters gittiği, sanki zoraki olarak tuhaf sorunların ihdas edildiği, her an her şeyin olabileceğinin en temel gerçek olarak kabul edildiği bir ülkede, yeni cumhurbaşkanını "kazasız belasız" seçmeyi becermiş olmamız bile bir başarı olarak kabul edilmeli. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde, cumhurbaşkanının Anayasa ile belirlenmiş yetkilerinin, sorumluluklarının ve misyonunun çok çok ötesinde esrarengiz bir dizi "görev"i olduğunu farkettik. Cumhurbaşkanının görünüşteki sınırlı-sorumsuz rolünün ötesinde birtakım esrarengiz "görevleri"nin olması, göreve gelmeden önce söylediklerini, göreve geldikten sonra hayata geçiremeyeceğinin de göstergesi olarak okunabilir.
Türkiye, nihayet, asli sorunlarıyla yüzleşiyor mu?
Ama her şeye rağmen bu süreçte, bir şey bir kez daha açıklığa kavuşmuş oldu: Her ne suretle olursa olsun, mahiyeti üzerinde yeterince açıklama ve tartışma yapılmaktan kaçınılsa da, Türkiye'nin en temel sorunu, haklar ve özgürlükler sorunu. En azından ülkede bu gerçeğin en yetkili ağızlar tarafından dile getirilmeye başlanmış olması bile aslında önemli bir nokta. Bu durum, Türkiye'nin bugüne kadar yüzleşmekten kaçındığı, en temel sorunlarıyla yüzleşmeye başlamak istediğinin bir işareti olarak değerlendirilebilir mi? Türkiye'deki siyasi, ekonomik ve kültürel iktidar aygıtlarının belli zümrelerin kontrolünde olduğu; bu durumun, toplumun çıkarlarından çok, belli iç ve dış güç odaklarının çıkarlarını korumaya ve pekiştirmeye yaradığı gerçeğini gözönünde bulundurunca, bu soruya, gerçekten olumlu cevap vermek güçleşiyor. Ancak, toplumun ve ülkenin çıkarlarını korumakta başarısız kalan böylesi bir anormal mekanizmanın Türkiye'nin sorunlarını çözmek şöyle dursun, daha bir azmanlaştırdığı, içinden çıkılmaz hale getirdiği, Türkiye'yi tam bir fasit dairenin ortasına bıraktığı gerçeğini (bazı) elitlerimizin de farketmeye başladıklarını varsayacak olursak, bu soruya "evet, Türkiye bugüne kadar yüzleşmekten kaçındığı en temel sorunlarıyla yüzleşmek istiyor" şeklinde olumlu bir cevap vermemiz mümkün. O halde bu noktadan sonra üzerinde kafa yorulması gereken soru şu olmalı: Türkiye'nin en temel sorununun haklar ve özgürlükler sorunu olması, ne demek? Türkiye, sömürgeleştirilmiş, birilerinin boyunduruğu altında yaşayan bir ülke olmadığına göre, bu haklar ve özgürlükler sorunu da neyin nesi oluyor öyleyse? Yoksa, Türkiye sömürgeleştirilmiş bir ülke olmadığı halde, çok şaşırtıcı ve absürt şekillerde kendi kendini sömürgeleştirmeye çalışıyor da, biz bu gerçeği yeni yeni mi farketmeye, hissetmeye başladık?
Batılı bir ülke olmak ne demek?
Mesela diyoruz ki, "Türkiye, Batılı/Avrupalı bir ülkedir". Sahiden Türkiye Batılı/Avrupalı bir ülke mi? Biz, "Türkiye Batılı/Avrupalı bir ülkedir" derken, Batılı/Avrupalı ülkeler, bizim Batılı/Avrupalı bir ülke olduğumuza inanıyorlar mı, inanabilirler mi? Böylesi bir şey, tarihsel gerçekliklere bakıldığında mümkün mü? Vaziyet böyle olduğu halde –örneğin Demirel'in dediği gibi- "Avrupalılar/Batılılar kabul etmese de, Türkiye Batılı/Avrupalı bir ülkedir" demekle ne demek ve ne yapmak istiyor olabiliriz acaba? Türkiye'nin Batılı yörüngede olan bir ülke olduğunu mu? Veya Türkiye'nin çağdaşlaşabilmesi, yeniden büyük bir ülke ve güç olabilmesi için Batılılaşması gereken bir ülke olduğunu mu? Her ne suretle olursa olsun, ortada yaşanmış ve bizim de inşasında birinci derecede rol aldığımız bir İslam (medeniyeti) tarihimiz var. Kaldı ki, bu, sadece tarihte kalmış bir şey de değil; her şeye rağmen bugün bile hâlâ toplumumuzun anlam haritalarını, zihin ve davranış kalıplarını, kısacası kimliğini belirleyen en temel "aktör". O halde bizim bu hayati gerçekleri yok sayarak hattı harekatımızı belirleyebilmemiz mümkün mü? "Batılılar kabul etmeye yanaşmasalar da, Türkiye Batılı bir ülkedir" demek, Türkiye'nin bir yandan yaşadığı ve kimliğini, hafızasını oluşturan en temel dinamikleri inkar etmeye kalkışmak; öte yandan da "Türkiye Batılı bir ülke olmadan varolamaz, varlığını sürdüremez" demektir. Ki, bu iki durum da, Türkiye'nin, Batılılar tarafından sömürgeleştirilmesine gerek kalmadan kendi kendini sömürgeleştirmesi (kendi kendini yok sayması, inkar etmesi, kendi elleriyle kendi önünü tıkaması) demektir.
'Tarihi yanılgı'nın farkına varmak
Oysa bu, 'tarihi bir yanılgı'dır. Türkiye'yi, zoraki olarak kendi dinamiklerini inkar etmeye, kendi bindiği dalı kesmeye iten ve topluma yoktan yere acı veren, yapay kavgaların ve gerginliklerin yaşandığı bir ülke haline getirmekten başka hiçbir işe yaramaz. Türkiye'nin sorunu, Batılılaşmak değil, yenilenmek, çağdaşlaşmak, yeniden büyük bir ülke olabilmenin yollarını araştırmaktır. Bunun en temel yolu, kendini, hafızasını inkar etme aymazlığına düşmek değil; silkinip kendine gelmesi, kendi olması, ondan sonra donandığı özgüven ve yaratıcı ruhla dünyaya açılmasıdır. Bugün Türkiye'nin, haklar ve özgürlükler sorunuyla karşı karşı karşıya olduğunu keşfetmesi, Türkiye'yi yapay kavgaların ve gerginliklerin eşiğine sürüklemekten ve elimize geçirdiğimiz tüm imkanları ve fırsatları su gibi harcamaktan başka bir işe yaramayan tam bir anormallikler tarihi olan o tarihi yanılgının son kertede ülkemizi çıkmaz bir sokağın eşiğine getirdiğini zımnen kabul etmesi anlamına geliyor. Eğer patetik (=hasta ruhlu) "sansürcüler", devre dışı bırakılabilirse, "film"in bundan sonraki karelerinin bir hayli heyecanlı olacağını kestirebilmek hiç de zor olmasa gerek.
ykaplan@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|