![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Bana ne yahu Ahmet Necdet Sezer'den...Onuncu cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer Meclis'e giderken kırmızı ışıkta durdu. Yemin töreninde frak giymedi. Yaptığı konuşmada "hukuk devleti"ne vurgu yaptı. "Polis devletini çağrıştıran uygulamaları terketmeden çağdaş toplumun gereksinimlerini karşılayamayız" dedi. Törenden sonra Anıtkabir'e gidip şeref defterini imzaladı. Heyecanlıydı. Ama mağrurdu. Bırak Ahmet Necdet Sezer'i abla... Sen bana Ahmet Hamdi Tanpınar'dan haber ver. "Sapır sapır dökülmüyorlar" diye yazmıştı. Nam-ı diğer Kırtıpil Hamdi. Hani, Yalçın Küçük'ün "Kemal Tahir'i verelim onu alalım", Ece Ayhan'ın da "Soldan bakınca sağda, sağdan bakınca solda görünüyor" dediği koca muharrir. "Mahur Beste"yi yazdığında 43 yaşında kazık kadar adamdı. Ne hazindir ki, kitap yayımlandığında yer yerinden oynamadı. Dışarıda olanca dehşetiyle İkinci Dünya Savaşı hüküm sürüyordu. İçeride ise insanlar "Millî Şef" belasıyla meşguldü. Gazın, tuzun, ekmeğin karneyle satıldığı "müntehib-i sani" yılları... Bir yandan yeni yeni uyanmaya başlayan köylü narodnizmi (Arkasından "Bizim Köy" maskaralıkları gelecektir), bir yandan resmî edebiyat kuramcısı Nurullah Ataç'ın doldurup piyasaya sürdüğü "Garip" garipliği... Yaşadığı dönem içinde pek (pek değil, hiç) ciddiye alınmadı. Alt tarafı sıradan bir edebiyat muallimiydi. Arada bir Bergson'vari laflar yuvarlayıveriyor, boş kaldıkça hiçbir tanıma, hiçbir kategoriye girmeyen romanlar, şiirler, öyküler yazıyordu. İlk kuşak münevveran anlamadı onu. Yenilerin anladığı da pek söylenemez. Kim, hangi babayiğit Paul Coelho'lardan, çok satışlı "dinozor"lardan , kıytırık Amerikan filozoflarından başını kaldırıp da, Türk romancılığının yüz akı sayılan "Huzur"a, "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"ne, "Sahnenin Dışındakiler"e hakkını verecek? Ezel Erverdi, Mustafa Kutlu, (sağolsun) Fethi Naci de olmasa büsbütün unutulup gidecek, edebiyat ansiklopedilerinde "TANPINAR, Ahmet Hamdi" olarak "dolgu" işlevi görecekti. Uzun süre "sol"un lânetiyle yaşadı. Çok şükür, henüz basiretleri bağlanmadığı için Tanpınar'a sahip çıkan yine "sağ" kesim oldu. Mutsuzdu. İflah olmaz bir Schopenhauer... "Huzur", bir anlamda "Aşkın Metafiziği"dir. Bergson ustası gibi "zaman"a takmıştı. "Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında" şeklinde dizeler döktürüyordu. Yahya Kemal kompleksi, onu aşma çabaları ve içinde kök salan o mutsuz, huzursuz, kuşkucu kişiliği "Dostoyevskiyen" bir ruh kazandırmıştı ona. Romanlarında "ziyan olmuş" hayatları, iki uygarlık arasında bocalayan, daha doğrusu Doğulu mu, Batılı mı olduğuna karar verememiş insanların acılarını, sıkıntılarını, düş kırıklıklarını anlattı. Bir taraftan da çaktırmadan dalgasını geçti tabii; su katılmamış bir ironiyle kaleme aldığı "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nde Türk münevveranının "iki arada bir derede" tutumunu "ti"ye aldı; "modernleşme"nin adı yoktu henüz, ama Türk usûlü modernleşmeyi ve bireylerin "yırtma" çabasını, düştükleri gülünç ve acıklı durumu kalemine doladı. Kendini tutamadı, bombasını patlattı: "Sapır sapır dökülüyorlar..." Nusret Özcan, geçenlerde, "Mahur Beste'yi yeniden okuyorum hocam" demişti, "Dönüp dönüp yeniden okuyorum..." Ne güzel... Tanpınar'ın üstelik "acemi işi" romanlarından. Acemi işi, ama, Sabri Hoca'ya "Yüzüme bak ve şark'ı iyi gör. Benim yüzüm, senin yüzün, babalarımızın yüzü; yani hayatları olmayanların yüzü..." dedirten ve çağının sorunlarını kavramaya, onu aşmaya çabalayan bir roman, bir "geçmiş zaman" güzellemesi... Ben de, Zeki Bulduk'tan aldığım kitabı (Bengal Geceleri) bitirirsem, "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"ne başlayacağım. Hazır içimdeki Hayri İrdal sinisizmi dağılmadan... Siz de öyle yapın...
akekec@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|