![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Demirel'den Sezer'e: Giden ne, biten ne?Yavaş yavaş da olsa, ülke olarak önemli dönemeçlerden geçtiğimizi kabul etmemiz gerekiyor. Biz millet olarak karşılaştığımız hadiseleri alabildiğine bireyselleştirirken; onların toplumsal, siyasî ve tarihî bir evrilmenin işaretleri mânâsına geldiğini, çoğu zaman gözden kaçırıyoruz. Şu an için önümüzde duran somut iki vaka, bu bakımdan son derece önemlidir. Buradan doğacak tesirlerle, siyasal ve toplumsal hayatımızın alacağı yeni veçheleri, ister istemez önümüzdeki yıllarda ancak idrak edebileceğiz. Onun için düşünmek durumunda değil miyiz? Geleceğimiz açısından yeni cumhurbaşkanlığı dönemi ne ifade ediyor; kendi adına tarihî bir karizma ve gelenek teşkil eden Erbakan çizgisinin, son kongrede elde ettiği netice ne mânâya geliyor? Belki yaz ortalarında, belki de Eylül başlarında ciddi biçimde üzerine eğilmek durumunda kalacağımız hükümetin konumu ve Ecevit'in geleceği meseleleri de, bu yeni dönemin ilk işaretleri arasında yer alacak nitelikte önemli meselelerden sayılmalıdır. Laiklik ve frak ticareti
Kuşkusuz burada ilk söylememiz gereken; yeni Cumhurbaşkanı'ndan ülke olarak beklediğimiz faydalar yerine, neleri geride bırakacağımız meselesi daha bir öne çıkıyor. Kimilerinin laiklik vurgusunu, kimilerinin frak ve trafik işaretlerine uyma meselesini aşırı biçimde öne çıkaracak, savunma veya redlere ulaşma gayretleri fazlaca ciddiye alınamaz. Asıl önemli olan, bu göstergelerden ülke olarak, ne tür bir terkibe ulaşacağımız hususudur. Bütünü düşünmek ve kavramak varken, ayrıntıyı temel gösterge seviyesine yükselterek topluma sunmak biçimindeki yaklaşımlar, unutmayalım ki bizi soyutlamalara zorlar, realiteden alabildiğine koparır ve uzaklaştırır. Şimdilik bunlara tevessül etmemek; Türkiye olarak neleri geride bıraktığımızın şuuruna ermek gerekiyor. Dolayısıyla da bazı tesbitler yapmak icabediyor: İstikrarsızlığa oynayan cumhurbaşkanları
Özal ve Demirel siyasetten gelen özellikleriyle, farkına varmayarak, doğrudan istikrarsızlık odağı haline gelmişlerdi. Özal'ın, kendi getirdiği Mesut Yılmaz karşısındaki konumu ile, Demirel'in Tansu Çiller'e karşı sergilediği tavırlar asla doğru değildi. Ülkenin cumhurbaşkanları, mevcut başbakan ve hükümetleri zora sokmayı, istikrarsızlık üretmeyi, onları kendilerine mecbur ve mahkûm kılmayı amaçlıyorlardı. Yani son on yıllık siyasal istikrarsızlığı; askerî müdahaleler kadar, dış şartlar ve ekonomik bunalımlar kadar, bir o kadar da Demirel ve Özal'ın ülkeyi zarara sokan ihtiraslarıyla izah etmek sanırım yanlış olmaz. Bu iki lider, kendi içinden çıktıkları parti ve hükümetlerdeki iç sorunlardan doğrudan sorumludurlar. Ve bu tutum, bugün daha iyi farkediyoruz ki Türkiye'nin zararına olmuştur. Bu tesbitlerden varmak istediğimiz sonuç, güçlü bir cumhurbaşkanı ihtiyacını red değil; bilâkis kişisel sulta ve ihtirasların Türkiye'de neye mal olabildiğine bir işârettir. İşte şimdi, hükümetlerin ve siyasî partilerin içini karıştırıp duran cumhurbaşkanlığı uygulamasının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Özal ve Demirel'deki şahsî hırslar onları, ayrı ekonomik dayanışmalara ve basın ilişkilerine de sevkediyordu. Her ikisinin de ihaleci çevreleri, bankacı mutemetleri ve partner gazetecileri bulunuyordu. Hele bir de, içli dışlı oldukları sofra yârânı yok mu? Yavuz Donat'ın Demirel'le ilişkisi neyse, rahmetli Özal'ın da böyle bir takımı mevcuttu. Hükümetlere, cumhurbaşkanları adına saplantılı saldırılar, olmadık kulis ve şâyia ticaretleri ve daha neler neler!.. Sanki o dönemlerde Türkiye, iki ayrı hükümetle idare ediliyor gibiydi. Yabancı ülke heyetleri, hükümetlere ve Köşk'e âdeta "nanik" yapar, bu zaaftan sadist bir zevk duyarlardı: "Hanginizi muhatap alayım acaba?" Son on-on iki yıl içinde Türkiye, bu yanlış uygulama dolayısıyla çok, ama çok kan kaybetti. Şimdi Köşk gazeteciliği tarihe karışacak. Bu bir!.. İkincisi de, Köşk ihaleciliği bütünüyle son bulacak!.. Daha daha önemlisi; mütareke yıllarında İngilizler'in; bir yandan Mustafa Kemal'e, bir yandan Saray'a yani Vahdettin'e ışmar çakan, her iki hükümeti tavize zorlayan ve buna kışkırtan tutumlarına da fırsat kalmamış olacak. Bilmem anlatabiliyor muyum meselenin vahametini. Rahmetli Özal'ın, Körfez Savaşı sırasındaki tutumu maalesef böyle oldu. Demirel'in Başbakanlığı döneminde, Özal'ın refüze edilişleri de bunun acı örnekleri arasındadır. Kimse bunları unutamaz ve yok sayamaz. Demirel ve ordu ilişkisi
Bir de, özellikle son Cumhurbaşkanı ile ilgili vahim bir duruma daha işaret etmek gerekiyor. Sayın Demirel 28 Şubat döneminde bir ihtilâlin önüne geçtiğini hissettirir durur. Gerçeğini bilemeyiz. Fakat 1998 sonbaharından itibaren Sayın Demirel, doğrudan, ordu içi derin bir ihtilâfın içinde yer almış gibi bazı hislere yol açtı. Türkiye'nin 28 Şubat'tan kademe kademe evrilme zamanlarında, bu olumlu gelişmenin yanında yer almaktan ziyade, 28 Şubat'ın asıl sözcü ve iradeleriyle paslaşmayı tercih etti. Seçimleri tehir ettirmek isteyen odaklarla işbirliği de, maalesef bu tür izahlara yol açtı. Bir cumhurbaşkanının, ordu ile kurumsal ilişki yerine, herhangi bir grup ve klikle iş tutar görüntüler tevlid etmesi, maalesef Türkiye adına acı bir deneme olarak hatırlanacaktır. Şimdilik bu tesbitlerle iktifa ediyorum. Yeni Cumhurbaşkanı'nın tarzı siyaseti ile Erbakan geleneğinin karşılaştığı yeni manzara ise, apayrı bir yazı konusu.
aridvan@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|