![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Bursevi ve Fetih duygularıYaşlanan anne-babayı Darülaceze'ye kaldırmak, modern insanın davranış tarzı. Tarihi kişilikler, olaylar ve eserlere karşı tavrımızda da, biraz bu modern eğilimin yansımaları var. Bir salonda 300-500 insan toplanmış, İsmail Hakkı Bursevi'yi konuşuyorlar. Her şey çok güzel. Uluslararası bir sempozyum bu. İsmail Hakkı Bursevi Vakfı ile Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyeleri ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinin gerçekten ahenkli işbirliği, nefis bir ilim ziyafeti-bilgi şöleni hazırlamış. Konu zaten bir derya... Eskilerin ifadesiyle mütebahhir bir alim: İsmail Hakkı Bursevi... Kişiliğinden birkaç çizgi sunayım: İşte ilgi alanları: Mutasavvıf, müfessir, şair, hattat, müellif, şarih, musannif, vaiz, bestekar... 132 eser yazmış. Eserlerinden Ruh'ul Beyan isimli tefsiri, kendi alanında bir klasik. Etkileyici bir kişiliği var. 2 yıl süreyle ekmek ve su dışında hiçbir şey yiyip içmeden riyazat yapmış, tasavvufi kişiliğini dokumuş. Varını yoğunu satarak, aynı zamanda bir okul hüviyeti taşıyan Muhammediye Camii'ni inşa ettirmiş. Ve ilimle uğraşırken bir dönem, çocuklarını geçindirmek için ev eşyalarını satmak zorunda kalmış. 300 yıldır Bursa'nın kimliğinde izi var Bursevi'nin... Çünkü sesi var, sözü var, kitabı var Bursa'nın kimlik dokusunu inşa eden zaman diliminde. Yalnız Bursa'nın değil, tüm Osmanlı-İslam coğrafyasının... İşte bu kişiyi konuşuyor 300-500 duyarlı insan bir salonda. Sonra sokağa çıkıyorsunuz ve kendi kendinize soruyorsunuz. Caddelerden akan bunca insan, Bursa'nın çocukları, acaba bu ilim okyanusundan haberdar mı? Bursalı İsmail Hakkı'nın kaç cümlesi var hatırlarında? Bursa'nın bugünkü kimliğinde Bursalı'dan ne kadar iz var? Ben Bursa Ulucamii'ne baktığımda da, hemen yanındaki Orhan Camii'ne, Emir Sultan'a, Muradiye'ye, İnkaya Çınarı'na baktığımda da bu garipliği hissediyorum. Bir tür öksüzlük hissi yaşadıklarını düşünüyorum. Arada sırada hatırlanan bir ata gibi... Bir belediye başkanı çıkmış, "Bursa Avrupa Şehridir" sözünü tanıtım sloganı olarak benimsemiş mesela... Ne var bunun altında? Osmanlı kimliğini arka planlara itme çabası var. Yani "anne-baba ile birlikte görünmekten utanma" var. Ama silinemiyorlar da kökten... İşte orada, arada sırada hatırlanan bir duygu yumağı halinde yaşıyorlar. Buluşulduğunda derin hisler yaşanıyor. Kucaklaşılıyor onlarla, koklaşılıyor, yüreklerde heyecanlar oluşuyor, sonra yeniden yalnızlıklarına terkediliyor. Bugün 29 Mayıs, İstanbul'un Fetih Günü... Bir gazetede bir yazar "Şehrin Osmanlılar'ca işgal günü" diye tanımlamış bu günü... Ve İngiliz işgali ile eş tutmuş. Bu da, baba kompleksinin bir uzantısı olmalı. Bu, anne-babayı Darülaceze'ye terk etmek bile değil, bir öfke tufanına boy hedefi yapmak... Sanki neden dünyaya gelmemize vesile oldunuz dercesine... Neden bu şehri bize armağan bıraktınız öfkesi bu, başka bir şey değilse... Bir sivil toplum kuruluşu Fethi kutlamak için izin istiyor ve mülki amirlerimiz bunu vermiyor. Resmi çerçevede kutlanacak Fetih... Neden? Ne zararı olur bir sivil toplum kuruluşunun Fethi kutlamasının? 10, 100 sivil toplum kuruluşu kutlasa ne zararı olur? Hatta neden kutlamasın bu şehrin tüm sivil toplum kuruluşları Fethi? Hatta resmi kurumlar, şehrin kutlu günlerine sahip çıkan sivil kuruluşlar bulunduğu için memnuniyet hissetmeli değil mi? İnsanlara Fetih coşkusu taşımanın ne zararı olur? Bunu özendirmeli değil mi gerçekte? Şehre sahibiyet duygusunu beslemeli değil mi? Fetih Kutlamaları'nı mümkünse daha derinleştirmeli değil mi? Bir güne sığan kutlamalar olmaktan çıkarıp, şehir kimliği ile insanı bütünleştirme yönünde programlar oluşturmalı değil mi? Şehrin taşını toprağını, ağacını yeniden sevdirme eylemi olamaz mı Fetih kutlamaları? Bursa'da İnkaya Çınarı'na çıktık... Yüzyılların içinden akıp gelen bir çınar ağacı bu. İnsan onun dallarını sevip okşamak istiyor. İstanbul'un ağaçları kesile kesile tarih ağacı kalmadı neredeyse... (İyi ki Tayyip Bey'in, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin ağaçlandırma çalışmaları oldu) İstanbul'un çocukları bu şehrin türbelerini, mezar taşlarını, çeşmelerini, sebillerini, camilerini, Boğaziçi'ni, Haliç'ini, konaklarını, saraylarını, medreselerini, kütüphanelerini, kuş evlerini sevmeli değil mi? Havasını, suyunu, mesire yerlerini... Bu şehrin çocuğu bir ağaç dalının kopmasını yüreğinde bir kanama gibi hissetmeli değil mi? Sakinleri tarafından toprakları yağmalanan, çiçekleri ezilen, ağaçlarına kıyılan bir şehir olmak daha mı iyi? 700'üncü yılı resmi çerçevede kutlanamadı henüz Osmanlı'nın... İyi mi bu? Güzellikleri pörsütmek gibi bir zaafımız var ne yazık ki... İnsanlarımızdan kıskanmak tarihi... Birey olarak, tarih dokusunu yüreğimize yansıtmanın yolunu bulmalıyız, diye düşünüyorum ve devlet mantığı olarak, insanımızın tarihle buluşmasından korkmamak... İsmail Hakkı Bursevi Bursalılar için berekettir, İstanbul'un Fethi İstanbul için bir rahmettir... Bu yazıyı, Bursa'daki sempozyumdan bir nişane olarak, toplantıya katılan İngiliz asıllı Müslüman bir bilim adamının sözü ile bitirmek istiyorum: -Her insanın içinde meknuz (saklı) bir kemal var. Üstadlar bize bu kemali nasıl bulacağımızı öğretirler. Allah hepimizi bu dünyada nuruna erdirsin.
atasgetiren@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|