![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Yazı'nın heceleri, Hece'nin yazıları5. sayfadan bu sayfaya geçerken ilk yazdığım yazıda, "yazının bir ruhu olmalı" demiştim. Yazar, "bildiklerini okuyan", "okuyucuya ne verilirse onu alır" diyerek okuyucu ile arasına görünür-görünmez mesafe/ler koyan bir tip olmamalı. Yazı, hele de köşe yazısı, elbette ki kendine özgü zaafları ve imkanları olan bir "konuşma" ve iletişim türü. Bizde, yazı, hep yazardan okuyucuya doğru akan tek yönlü bir konuşma, bir tür yazarın bildiklerini okuma biçimi olarak algılanıyor hala.
Yazıya ruh katmak...
Yazı, okuyucuyu metne davet etme, katılma kaygısı güdülerek kaleme alınmıyorsa, o yazı ruhsuz bir yazıdır; paylaşılmıyor demektir: Yazar, her şeyi bitirdiği zehabına kapılmış; metnin okuyucuda yankılanması, sorular sordurtması imkanı ve ihtimali ortadan kaldırılmış demektir. Yazıya ruh katacak, okuyucuyu metne, paylaşmaya ve katılmaya davet edecek en incelikli yöntem, yazarın okuyucu ile paylaşmaya hazır olduğunu "ilan" edebileceği "ortak bir dil", "ortak bir heyecan", "ortak bir duyarlık" icat etmenin yollarını araştırmak olmalıdır, diye düşünüyorum. Bunun en esaslı yolu, hayatı, dünyayı, eşyayı bir bütün olarak algılamak ve kucaklamak: Yazar, mevcut (kültürel) dinamiklerden ve hareketlerden yola çıkarak, sanatta, siyasette, kültür ve düşünce hayatında yaşanan gelişmelerin imkanlarını harekete geçirmenin yollarını keşfederek ortak bir heyecan, ortak bir duyarlık icat edip bu heyecanı ve duyarlığı okuyucularıyla paylaşmanın yollarını araştırırsa yazıya bir can ve kan gelecek; bir ruh katılmış olacaktır. Ortak bir heyecanın ve duyarlığın icat edilmesi, harekete ve hayata geçirilmesi için, kültür, sanat ve düşünce dünyasının başat vasatları ve vasıtaları olan dergi, kitap, gazete ve televizyonların dünyasında neler olduğunu, neler yaşandığını tartışmak ve tartışmaya açmak gerekiyor. Bu sütunda, bundan böyle bu vasat'larda ve vasıtalarda vuku bulan gelişmeleri, yaşananları anlamlandırmak amacıyla dergi, kitap, gazete ve televizyonların dünyasına daha fazla dalmayı düşünüyorum. Burada şimdilik sadece Hece dergisinden sözedeceğim.
Hece/leyerek Yürümek...
Hece, Türkiye'nin en nitelikli, düzeyli; gösterişten, gürültüden ve patırtıdan uzak ve en sade edebiyat dergilerinden biri. 41. sayısını yayımladı. Hemen her sayıda hem yeni ve genç yazarlar; hem de yeni, heyecanlı, heyecan verici metinlerle yürüyüşünü sürdürüyor. Hece'nin Mayıs sayısında çok iyi şiirler yok. Ama öyküler iyi. Özellikle Hasanali Yıldırım'ın öyküsü gerek dili, gerekse yapısı açısından dikkat çekiyor. Hasanali Yıldırım, iyi bir dil işçisi. Derginin en önemli metni, -daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi- Mustafa Şahin'in ülkede bazı asli şeylerin kolay kolay yitirilemeyeceğine, yok edilemeyeceğine dikkat çeken; heyecan ve ümit tohumlarının yeniden yeşertilmesine karınca kararınca katkıda bulunacak seriyal metni. Mustafa Şahin, toplumumuzun dinamiklerinin ve anlam haritalarının şekillendirdiği ve hala canlılığını, dinamizmini koruyan o irfani /"popüler" hafızasının tarihçesini yazmaya soyunmakla hem yeni bir tarihyazımcılığına kapı aralayacak işaretler vermesi; hem de türler arasındaki sınırları ve sınırlamaları zorlaması nedeniyle edebiyat ve kültür hayatımıza yeni bir soluk getireceğe benziyor. Burada derginin, Şahin'in yazısını önemseyerek öne almasını da takdirle karşılamak gerekiyor. Hece'nin beni heyecanlandıran en önemli atağı, edebiyat ve sanat metinleri üzerine kapsamlı ve doyurucu şekillerde düşünen ve yazan yazarları keşfetmeye başlamış olması. Türkiye'de edebiyat eleştirisi ile edebiyat teorisi arasındaki hayati fark henüz kavranabilmiş değil. Edebiyat ve sanat metinleri üzerinde gelişigüzel laflar etmek, metinler çıkarmak demek olan edebiyat eleştirisinin ne denli "sakat" ve sakatlayıcı bir "yöntem" olduğu hala farkedilemedi bu ülkede. İşte Hece'nin son iki sayısında Hilmi Uçan, "yöntemsiz", savruk, gelişigüzel eleştiri "geleneklerine" (!) son verilmesi gerektiğini haber veren önemli metinler yayımladı. Nisan sayısında Mustafa Kutlu'nun "Bu Böyledir"deki hikayelerine, bu sayıda da Hüseyin Su'nun "Gülşefdeli Yemeni" başlıklı hikaye kitabına edebiyat teorileri açısından yaklaşıyor ve sözkonusu yazarların metinlerinin anlaşılması ve anlamlandırılması konusunda önemli sonuçlara ulaşıyor. Hilmi Uçan, edebiyat eleştirmeni değil; "edebiyat teorisyeni". Belki de ilk kez bir "edebiyat teorisyeni" ile karşı karşıyayız. Dergilerimizin Hilmi Uçan'ı hem ekonomik açıdan, hem de yaptığı iş nedeniyle daha fazla "görmeleri" zorunlu. Çünkü Hilmi Uçan'lar kolay yetişmiyor bu ülkede! Hece'nin Nisan sayısında Esver Ölüç ile Mustafa Muharrem'in çok güzel, "hikmet yüklü" denemeleri vardı. Mayıs sayısında bu tür metinler yok. Bu sayıda Turan Koç'un Chittick'ten çevirdiği "İhsan" eksenli metin, İslam sanatı konusunda düşünenler için iyi bir metin. Ben bir okuyucu olarak Hilmi Uçan'ın, Mustafa Şahin'in, Hasanali Yıldırım'ın, Esver Ölüç'ün ve Mustafa Muharrem'in "kimliklerini" çok merak ediyorum. Hece, yazarlarının "kimliklerini" birkaç cümleyle açıklasa çok iyi eder. Hece'nin en önemli eksikliklerinden biri, bir sunuş/editoryal yazısının olmayışı. Okuyucuya bu kadar ketum veya "Fransız" davranmanın hiçbir gerekçesi olamaz, olmamalı. Oysa, dergilerin okuyucu ile doğrudan konuşabileceği en stratejik "yer"lerden biri editöryal yazılarıdır. Ayrıca derginin esaslı bir sponsor'a ihtiyacı var gibi geliyor bana. Hem "amatör" havasından kurtulabilmesi, hem de daha başka kulvarlara, alanlara açılabilmesi için ekonomik destek bulması şart. Bu iş o kadar zor mu arkadaşlar! Yapmayın, etmeyin! Biraz gayret, lütfen! "Heceleyerek" yürünmüyor; sadece yürünüyormuş gibi yapılıyor. Dergilerdeki gezintimizi sürdüreceğiz.
ykaplan@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|