YeniSafak.com “ Türkiye'nin birikimi... ” Yazarlar

 
Ana Sayfa...
Gündem'den...
Politika'dan...
Ekonomiden...
Dünya'dan...
Kültür'den...
Yazarlar'dan

  Arşivden Arama

  I Explorer Kullanıcıları, TIKLAYIN.

 

Avrupalı "olmak ya da olmamak"

Ülkücülüğün içine düştüğü ideolojik kriz önümüzdeki günlerde daha da büyüyecek, iktidarın nimetini önemsemeyen kitleleri yeni bir yol ayrımına götürebilecek gibi geliyor.

 

Türkiye, Avrupalı olmak ile kendi olması arasında ilginç bir gerilimi sürekli yaşadı/yaşıyor. Avrupalılaşmaktan ya da Avrupa Birliği'ne girmekten yana olmakla birlikte siyasal ve toplumsal eğilimleri çok farklılık gösteren kesimler arasında bile bir kendioluş arayışının varlığı, olmak istedikleri ile kendisi arasında bir mesafe koyma arayışının sürekli olduğu söylenebilir. Zaten bizzat Avrupalılaşmak, Batılılaşmak, modernleşmek vs. kavramlardan sözedildiği yerde bir dönüşümden bahsediliyor demektir. İçinde bulunulan durum ile olması/ulaşılması istenen durum (ve bunun tanımı) arasındaki mesafe aynı anda varolan "farklı Türkiyeler" arasındaki sınırı, ince çizgiyi belirliyor.

Alman Orient Enstitüsü ile Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü'nün ortaklaşa yürüttükleri bir proje çerçevesinde Türk toplumunun Avrupa Birliği'ne entegrasyon sürecini (buna imkanlarını demek daha doğru olur) araştıran bir çalışma yürütülüyor. Bu konuda iki yıldır yapılan araştırmalar, sivil toplum örgütlerinden hareketle Türk toplumunun kültürel entegrasyon potansiyelini ortaya çıkarmaya, keşfetmeye çalışıyor.

Geçtiğimiz hafta sonu bu çerçevede yapılan çalışmalardan özellikle iki oturum hayli ilgi çekiciydi benim için. İlk oturumda Ülkücü Hareket üzerine yapılmış bir çalışma tartışmaya açıldı. Hiyerarşik yapısına rağmen Ülkü Ocakları'nın bir sivil toplum kuruluşu olup olmadığı pek tartışılmadı ama ülkücülüğün ne idüğü ve geldiği çizgi, bizzat hareketin içinden gelenlerin de katılımıyla tartışılması benim için hayli ilginç gözlem imkanı sundu.

Türkiye'de yükseldiği söylenen milliyetçiliğin en organize akımı olan ülkücülüğün bugün içinde bulunduğu fikrî çıkmazı, sürekli olarak eksik kaldıkları entelektüel yanlarını aşma çalışmaları yeni paradoksları, çıkmazları beraberinde getiriyor. "Çeşitliliklerin birlikteliği" olarak tanımlanan bugünkü Ülkücü Hareket adına konuşanlar neredeyse çelişkilerin anlaşılmaz birlikteliği tanımını doğrulayacak açmazlar sergilediler.

Bir yanda ülkücülüğü vahyi bir anlayışa oturtmak isteyen Anadolu'daki tabanın sesine yakın olanlar Türk milliyetçiliğine düşünsel bir tarihî arkaplan bulma gayretiyle Ziya Gökalp, Yusuf Akçura'ya sığınırken diğer taraftan iddia ettikleri düzen karşıtlığı ve vahyî anlayış ikilemini bu fikir babalarıyla nasıl bağdaştırabildiklerini izah edebilmekten çok uzaktaydılar. Entelektüel zaaflarını kapatma aceleciliğinin izlerini taşıyan, kaba bir sosyolojik kavramsallaştırma gayretleri de vahyî ülkücülük açıklamasıyla belirgin bir çelişki oluşturuyordu. Zaman zaman Marksist sosyolojik terminolojiden ödünç alınma kavramlarla sınıf çelişkilerine dayalı bir ülkücülük açıklaması, hatta ideolojik çelişkilerini bile izah etmek için sosyolojinin sığınak olarak kullanılması çok belirgindi. Özellikle politik planda açıklamakta güçlük çektikleri çelişkileri izah etmekten çok, "kötü örnek" olarak İslamcılar'a yüklenmeleri savunma psikolojisiyle izah edilebilse bile, ülkücülüğün fikrî olarak gelinen durumu kavrama ve izah etmekten çok uzak olduğunu gösteriyordu. Özellikle, tercüme eserler yoluyla gelen İslamcılak ithamı bizzat kendi içinde çelişkiler barındırıyordu. Nuray Mert'in yaptığı espri yerindeydi, "sorun, çok tercüme okumakta değil yeterince okumamakta." Bu duruma en iyi örnek ise ülkücü pratiği temsil edenlerin Avrupalılaşma, Batılılaşma, değişim gibi konular karşısında popülist bir pragmatizmle "ne isterseniz varız" anlamına gelecek ve her yere çekilebilecek bir "biz değiştik" söylemi çok ilginçti.

Sanırım, yükseldiği söylenen milliyetçiliğin, ideolojik ve entelektüel çıkmazları yüzünden daha uzun süre ülkücülük çerçevesi içinde barınması mümkün değil. Ülkücülüğün içine düştüğü ideolojik kriz önümüzdeki günlerde daha da büyüyecek, iktidarın nimetini önemsemeyen kitleleri yeni bir yol ayrımına götürebilecek gibi geliyor.

Tanıl Bora'nın yaptığı Futbol ve Milliyetçilik başlıklı araştırmanın tartışıldığı oturum takip ettiğim oturumlarla çakıştığı için izleyemedim ama raporunu okuma imkanım oldu. Kavramsallaştırma düzeyinde kimi zaafları olsa da titiz bir araştırma ürünü çıkmış. Baştan sona keyifle okuduğum araştırma Türk toplumunu Batılaşma/Avupalılaşma/başkalaşma arasında gidip gelen zihin ve kimlik sancılarının en iyi dışa vurum aracı olarak futbol stadlarına yansıyan yüzünden hareketle sosyolojik ve yer yer semiolojik bir okuma denemesi. Küfrederken öykündüğümüz, karşı çıkarken aslında olmak istediğimiz iki yüzyıllık Avrupalılaşma maceramızın bilinçaltını ortaya çıkarma anlamında, kendi adıma, çoğu çalışmadan daha açıklayıcı buldum.


1 ŞUBAT 2000


Kağıda basmak için tıklayın.

Akif Emre

 


Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar
İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED

Bu sitenin tasarım ve inşası, İNTERNET yayını ve tanıtımı, TALLANDTHIN Web tarafından yapılmaktadır. İçerik ve güncelleme Yeni Şafak Gazetesi İnternet Servisi tarafından gerçekleştirilmektir. Lütfen siteyle ilgili problemleri webmaster@tallandthin.com adresine bildiriniz...