| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Din eğitimi açığı
Elimde, 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunları adına yazılmış bir faks metni var. Gençler, "Öğretmen olmak istiyoruz" diyorlar. MEB, iki yılda sadece 700 İlâhiyat mezununun tayinini yapmış. 5 bin İlahiyat mezunu var ve görev bekliyor. Bunun yanında İlköğretim okullarının 4 ve 5'inci sınıfları dahil Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmeni ihtiyacı had safhada. Bu derslere branş öğretmenlerinin girmesi ilke olarak belirlenmiş ama, şu anda bu oran son derece düşük. Farklı derslerin öğretmenleri, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi derslerini veriyor ve bekleneceği gibi, gerekli altyapıları bulunmadığı için sağlıklı bir din kültürü sağlanamıyor. Ortada öncelikle İlâhiyat mezunlarının istihdamı gibi devletin önemsemesi gereken bir sorun var. Elime ulaşan faksta İlahiyat mezunu gençler şöyle diyorlar: "Bizler, zengin aile çocukları değiliz. Hepimiz, Anadolu'da sınırlı ekonomik imkânlara sahip ailelerin çocuklarıyız. Çoğumuz tatillerde çalışarak okul hayatımızı sürdürdük. Binbir çileyle geçirdiğimiz 5 yılın sonunda vasıfsız bir insan olarak sokağa itilmiş durumdayız." Bir yanda ihtiyaç, diğer yanda da eğitilmiş insan unsuru varsa, bunların neden birbirini telafi etmediği sorusunun sağlıklı bir cevabı bulunmuyor. Meselenin diğer yanı, "din eğitimi açığı" ile ilgilidir. Belki bu, gençlerin istihdam ihtiyacından da daha hayatidir. Çünkü ortaya çıkaracağı toplumsal bedel, tasavvur edilebilir gibi değildir, hele tahammülü imkânsız bir bedeldir. Türkiye, tam da bugünlerde, yanlış din ve daha özelde yanlış İslâm algılamasının toplumsal yapıyı nasıl sarsacağının kahredici örnekleriyle çalkalanıyor. Hizbullah, cinayetler vs... Dinsiz toplum olmaz, olmamıştır. Sağlıklı bir eğitim olmaksızın da insanların dinle ilgisini sağlıklı zemine oturtmak mümkün olmaz. Peki Türkiye'de "din eğitimi ihtiyacı" nasıl karşılanıyor? Türkiye'nin Cumhuriyet dönemi tarihi, bu konuda bir arayışlar tarihidir. "Devlet kontrolü"nde yürümesi anayasal bir kural haline gelen din eğitiminin, yönetimler zemininde "ihtiyaç" niteliği "tehlike" niteliği arasında gelip gittiği görülür. Bu da, ne yazık ki sonuçta sağlıklı bir eğitimi değil, kargaşayı doğurmuştur. 28 Şubat'lı son dönem, "tehlike" algılamasının ağırlıklı olduğu ve eğitimin azaltıldığı bir dönem olmuştur. İmam hatipler azaltılmış, Kur'an kursları azaltılmış ve 6-15 yaş çocukluğunun tek dinî bilgi edinme imkânı olan Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi çerçevesinde verilen din kültürü gelişigüzelliğe emanet edilmiştir. Bir başka bilgi de şudur ki, bugün 16 bin civarında cami, din görevlisinden yoksundur. Diyanet bünyesinde bu camiler için kadro çıkarılamamaktadır. 28 Şubat sürecinde çıkarılan bir kanunla bütün camilerin Diyanet'e bağlandığı göz önüne alınırsa, bu din görevlisi açığının ne kadar hayati sonuçlar vereceği görülecektir. Bunun yanında, tüm Türkiye'deki vaiz sayısının 250 civarında olduğu biliniyor. Geniş halk kesimlerine cami çevresinde din eğitimi veren vaizlik müessesesi neredeyse bitirilmek üzeredir. Toplum içinde yaşayan bir insan olarak en sık karşılaştığım soru, "çocuklarımıza nasıl dini eğitim vereceğiz?" sorusudur. Nasıl, nereden, kimden, hangi güvenilirlik içinde? Şunu biliyorum ki insanlar, bulabildikleri imkânlarla çocuklarını sağlıklı bir din eğitimi ile buluşturmaya gayret ediyor. Ben de çocuklarım için sağlıklı bir din eğitimi imkânı oluşturma arayışı içindeyim. Bunun alternatifi, çocuğu din eğitiminden yoksun kılmaktır ki, çocuk psikolojisi üzerine yazılmış eserler, onun ruh sağlığı alanındaki bedelinin son derece ağır olduğunu ifade ediyor. Hatta "Allah inancı" başta olmak üzere bu alandaki eğitimin çok daha erken yaşlarda başlaması, çocuk ruh sağlığı açısından zaruri bulunmaktadır. Ne yazık ki, "devlet kontrolü"ndeki bu eğitim, ülkemizde yeterli hassasiyeti ve özeni bulamamaktadır. Hatta bu alanda eğitim yerine öğretim, ve öğretim olarak da sorgulayıcılık esas alınmaktadır. Sonuçta "devlet kontrollü" din eğitimi hem yetersiz, hem de güven verici bulunmadığı için vatandaş, ortaya çıkan açığı kapatmak için başının çaresine bakmaktadır. Netice ortada: Evet, dini doğru okuyanlar yanında yanlış okuyanlar da var ve yanlış okuyanların bedeli, ülkenin canını yakıyor. Oysa, Türkiye, geçen zaman içinde, herşeye rağmen, imam hatipler ve ilahiyatlar sayesinde, önemli bir "Din eğitimi" seviyesi yakaladı. Dini doğru okuma noktasında bu çizgi, ihmal edilmeyecek bir seviyeye sahip. Dini doğru okuyorlar, çünkü herşeyi okuyorlar ve din bilgisi, çok geniş bir kültür muhtevasının içinde vücut buluyor. Biz "Türkiye bundan yararlanmalı", derken, yaşadığımız süreç, bu birikimi bile gözardı ederek, küstürüyor, azaltıyor, tükenişe terkediyor... "İmam hatiplere gidenler azaldı" tespitleri, kimi muhitlerde sevinç uyandırıyor. İmam hatipler, "Siyasal İslâm"ın fideliği gibi görülüp, "iç tehdit" kapsamı içine sokuluyor... Bu sürecin bedelini henüz ödemedi Türkiye... Hizbullah vs, geçmiş ihmallerin bedelidir. İmam Hatipsiz zamanların bedeli, ne yazık ki çok daha ağır olacaktır. Türkiye, "Din eğitimi açığı"nı bir kere daha düşünmek zorundadır. Milli Güvenlik Kurulu, Din Sosyolojisi, Din Psikolojisi, İlahiyatçılar gibi ilim camiasına neden bir "Din Eğitimi Raporu" hazırlatmaz? Bu alanı, sadece "iç tehdit konsepti" içinde görmek ne kadar sağlıklıdır?
atasgetiren@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|