| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Ben"anahtar kavramı" buldum: "Otoriter demagoji"Herkesin gözlemine açık, herkes tarafından tahkik edilebilir olan "gerçek" devletin başı tarafından büyük bir "yanılsama" olarak sunuluyor. Birkaç gün önce yayınlanan bir yazıma başlık olarak "Otoriter demagoji"yi uygun bulmuştum. Türkiye'de de birkaç yıl geçirmiş bir filozoftan, Olivier Abel'den ödünç aldığım bu kavramın önemi Türkiye'yi anlamak açısından gözümde giderek büyüyor. "Otoriter demagoji", hepimizin kolaylıkla ayırdedebileceği gibi "totaliter demagoji"den farklıdır. İkinci kavram, son örneğine "sosyalist ülkeler"de tanık olduğumuz gibi, devlet ve sivil toplum ayrışmasını öğretisel olarak reddeder ve yekpare (monolitik) bir sistemin hakim söylemini oluşturur. Böyle bir sistemde "doğru, iyi ve güzel"in hakim öğreti çerçevesinde hiçbir itiraza fırsat vermeyen bir biçimde tanımları yapılmış, bu kavramların gerek siyasal, gerekse ekonomik, toplumsal ve kültürel alanlardaki çoğul tanım arayışlarının önü kesilmiştir. Siyasette "tek parti", ekonomik hayatta "tek sektör", toplumsal ve kültürel faaliyetlerde ise "tek ölçüt" dayatılmıştır. "Totaliter demagoji" işte bütün bu alan ve faaliyetleri mümkün olabildiğince bütünleştirici bir rol üstlenir; onlardan beslenir ve onları besler. "Otoriter demagoji"nin bu derece büyük iddiası yoktur. Benzerlikler varsa da önemli farklılıklar da taşır. Taşıyıcısı ve besleyicisi olduğu sistem ne kadar "yekpare" nitelikte olursa olsun, "tek parti", "tek sektör", "tek ölçüt" gibi totaliter sistemin asla vazgeçemeyeceği bir takım direk taşlarını barındırmaz. Sırası gelir "serbest piyasa ekonomisi"ne övgüler düzülür, sırası gelir toplumsal ve kültürel alanla ilgili (bazen kimilerinin kafasını kızdırsa da) "mozaik", "hoşgörü" gibi laflar bile edilebilir. "Tek parti" zaten sözkonusu değildir ve genellikle siyasal partilerden "rejimin vazgeçilmez" unsurları olarak söz edilir. Ancak bütün bunlara rağmen, ortada dolaşan laflardan (yani "otoriter demagoji"den) yükselen o özel koku kimsenin burnundan kaçmaz. Bu öyle bir kokudur ki, görünürde ortada hiçbir "tek" yokken, insan sanki öyleymiş izlenimi edinir. Görünürde "söz" kimsenin tekelinde değildir; hatta sık sık "konuşan ülke"nin erdemlerinin sıralandığına tanık olunur. Yani özetle hemen herşey "sanki..." gibi algılanır. Sanki siyasal olan hürmüş gibi, sanki ekonomik, toplumsal ve kültürel olan ve alan olmadığı kadar hür rüzgârlara açıkmış gibi... Ben kendimi Türkiye'de kamusal alanda ("özel alan" tabii ki bu değerlendirmenin dışındadır. Oradaki "demagoji" farklı bir şeydir. Buna da belki "demokratik demagoji"(!) diyebiliriz) "otoriter demagoji"nin hakim olduğunu düşünenler arasında görüyorum. Elimde bu kanaatimi pekiştiren güçlü bir taze delil de var. Geçenlerde Cumhurbaşkanı Radikal gazetesinin yönetici ve yazarlarını öğle yemeğine almış. Yemekte neler konuşulduğunu (daha doğrusu yemekte Cumhurbaşkanı'nın ne konuştuğunu; çünkü biliyorsunuz bizde âdet bu tür toplantılarda sadece kabûl edenin konuşmasıdır) gazetenin bir tam sayfa ayırdığı tutanaktan öğreniyoruz. Açıklamanın tamamını gözden geçirecek olursak, Cumhurbaşkanı'nın yeni bir şey söylemediği apaçık. Şimdiye kadar dinlemekten yorulduğumuz bir "söylem"i bir kez daha tekrarlıyor. Hani o bize (yani dinleyen ya da okuyanlara) hemen hiçbir şey öğretmeyen, kendi üstüne kapanmış, öncüllerini yine kendisinin tayin ettiği o dayanılmaz "dedüktif" söylem... Cumhurbaşkanı, Hizbullah-Jitem vs. ilişkisini ima eden bir soruyu şöyle cevaplamış: "O çeşit tartışmalar olmasa daha iyi. O çeşit tartışmalar, sanki Türk siyasetinin, Türk demokrasisinin de üstünde asker gölgesi varmış gibi intiba uyandırıyor." Evet, bu tartışmalar o derece yanlış yakıştırmalardır ki, "sanki...gibi intiba uyandırıyor"! Şimdi düşünün bir kere, bu açıklamayı önce masanın etrafındaki gazeteci ve danışmanlar, sonra da biz okurlar dinliyor ve okuyor ve hemen şöyle düşünüyoruz: Ne tuhaf bir yakıştırma bu böyle; hayret, şimdiye kadar hiç böyle bir "intiba" edinmemiştik! Ne iyi oldu da Cumhurbaşkanı bu meseleyi açtı; memlekette bazılarının aklından neler geçiyormuş da haberimiz yokmuş... Görüldüğü gibi, Cumhurbaşkanı'nın geleneksel "söylem"i sadece bize yeni bilgi vermemekle kalmıyor, bu söylem aynı zamanda sağ duyulu her vatandaşın dünyayı anlamak için geliştirdiği koordinat sistemini de allak bullak ediyor. Yani özetle, herkesin gözlemine açık, herkes tarafından tahkik edilebilir olan "gerçek" devletin başı tarafından büyük bir "yanılsama" olarak sunuluyor. Bu, küçümsenmeyecek nitelikte, "otoriter demagoji"nin sınırlarını da zorlayan (ne yöne doğru olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım) bir gayrettir. Sanıyorum Hannah Arendt altını çiziyordu, gerçeğe tahammülsüzlük ve onun yerine "yeni bir gerçek" ikame etmeye çalışmanın ne derece tehlikeli bir "demagoji" olduğunu. Bu "otoriter demagoji" kavramını ben pek sevdim; farklı örneklerle bu konuyu çalışmaya devam edelim.
kbumin@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|