| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Ne kazanacak Türkiye?Erbakan'ın mahkumiyeti Yargıtay'ca tasdik edildi. Yargıtay, ondan önce de Hasan Celal Güzel'i ikinci defa cezaevine gönderecek kararı onayladı. Böylece Türkiye, iki ünlü siyasetçiyi bir kere daha cezaevine koyan ülke durumuna düşecek. Sebep: Sadece konuşma. Türkiye'nin demokratikleşebilmek için ulaşmayı hedef edindiği ifade hürriyetini kullanmak. Türkiye AB standardında demokrat bir ülke olabilmek için de ifade hürriyeti alanında iyileştirme yapmak zorunda. Anayasa Mahkemesi eski Başkanı ve Cumhurbaşkanı Sezer ile Yargıtay Başkanı Selçuk, ifade hürriyetinin önündeki en büyük engelerden olan 312. maddenin yeniden düzenlenmesini istiyorlar. Hatta, Yargıtay Başkanı, maddenin tamamen kaldırılmasını istiyor. Türkiye adına, AİHM'de görev yapan hukukçular, maddenin değişmesi zaman alacağı için en azından uygulamada yargıçların evrensel normları gözetip ona göre esnek kararlar verebileceğini belirtiyorlar. Ama olmuyor. Avrupa ile bütünleşme hedefine inat, cezalar peşpeşe geliyor. Erbakan'ı ve Hasan Celal Güzel'i cezaevine göndereceğiz. Ne kazanacak Cumhuriyet ? Bu camianın insanlarına böyle ileri yaşlarında verilen cezalar ne kazandırdı Cumhuriyet'e? Atıf Hoca'yı astık iyi mi oldu ? Necip Fazıl ahirete üzerinde mahkumiyet bulunarak gitti, Cumhuriyet bir şey mi kazandı? Said Nursi Hazretleri'nin mezarı bile belli değil, Cumhuriyet'in fazileti mi artıyor ? İş değil bütün bunlar. Toplumsal barış hâlâ özlenen bir şey ise, bunun altında, hangi düşüncede olursa olsun insanların-toplum liderlerinin sadece konuşmaları sebebiyle bu şekilde cezalandırılmaları vardır. Yazık ediyoruz memlekete. Bir davaya sahip olanlar, yerin altı ile üstü arasında fazla fark gözetmezler. Ama bir ülkenin barış içinde yönetilmesi için her düşünce sahibini kuşatacak bir özgürlük felsefesinin varlığı zaruridir. Sevgi ve gözyaşı
Bilmem doğru mudur, en güçlü dramları, en komik insanlar oynuyor... Metin Akpınar ve Zeki Alasya'nın mimiklerindeki değişimleri hatırlıyorum. Yüzlerinin her hareketinden tebessüm üreten bu sanatçılar, bir de acıya konsantre olduklarında, sizi alıp gözyaşının kapısına taşıyıveriyorlar. Güle Güle filminden gözleri kızarmadan çıkmış insan az bulunur sanıyorum. Kemal Sunal'ın Öğretmen filmini de öyle derin his burukluğu içinde seyretmiştim. Hele o, ikinci iş olarak işportacılık yapan öğretmenin ruhi dengesini kaybedip sınıfta, tarih dersinde ders anlatımı ile işportacı seslenişini karıştırdığı anlar... Ülkemizdeki öğretmen dramını, başka hangi ciddi sanatçı böyle güçlü anlatabilirdi ki... Münir Özkul'u düşünün, Adile Naşit'i ya da... Şener Şen'in İkinci Bahar'daki rolünü... Palyaço'ların acılı anlarını, Şarlo'nun dram rollerini... Bunlar, bir küçük jeste-mimiğe, ülkenin-insanlığın bir derin acısını sığdırabilen insanlar... Kaldı ki güldürürken de, tersinden bir muhakeme iklimine çağırdılar insanları... Belki onun için son zamanlarda en çok onlar var hayatımızda... Kemal Sunal, komik boyutuyla iz bırakırken hafızalarda, ölümüyle neden her eve bir burukluk taşıyor? Bir hüzün dolaşıyor çocukların yüreğinde...neden? Sevginin gözyaşında somutlaşması olayı... Öyle midir acaba, sevgi en vurgulu ifadesini göz yaşında mı sergiler? Medyatik ölümler yaşıyoruz son zamanlarda... Kemal Sunal'ın kendine özgü çizgisinin oluşturduğu sempati halesi bir yana, toplum-medya ilişkisinin ortaya çıkardığı bir "ölümle ünsiyet" konusu var ilgi uyandıran... Eskiden -ve halen bazı yerlerde uygulandığı gibi- ölümler minarelerden okunan salalarla duyurulurdu belde halkına... "Medyatik ölümler" ölüm olayını, her yaştan insanın gündemine olanca çıplaklığı ile taşıyor. Gariptir, bir yandan ölümü kendisinden uzaklaştırmaya çalışıyor insanoğlu, bir yandan da ölümle kitlevi iletişim sağlıyor. Ölüm ne? Nereye gidiyor insanlar? Dünyadaki tüm bu birliktelikler boş mu? İnsanın yaptığı her şey anlamsız mı? Ölüp tükeneceksek, iyiliğin-kötülüğün anlamı ne? Ölümler metafizik soruları kütle halinde taşıyor her yaştan insanın gündemine... Mina Urgan, kendisinin bir çukura atılabileceğini yazmıştı, bundan rahatsız olmayacağını ifade etmişti Bir Dinozorun Anıları'nda... dini tören istememişti. Kızı, annesine olan sevgisiyle, bu vasiyeti yerine getirmedi ve annesi için dini tören yaptırdı. O galiba, annesinin bir ot gibi çürüyüp gitmediğine inanıyor olmalıydı... Aziz Nesin'in ölümünde de böylesi ikilemler yaşandığını hatırlıyoruz. Henüz taze olan Erkaya'nın ölümü, büyük tartışmalara yol açtı. O tartışma da yaşandı tüm ev ortamlarında... Böylesi tartışmalar geride, yüreklerden çok ağızlarda acılıklar bırakıyor, insanların yüreğini büyütmüyor, daraltıyor. Madem ki ölüm acısı mukadderdir, az tartışmalı, yüreklerdeki değer yargılarını kanatmayan, göz yaşları pahasına da olsa sevgileri büyüten ölümler olsun bari... Ne hissediyorum, sanki insan, ölüm sonrasını, ölmeden önce sevdiriyor. Sevgi yatırımını ölmeden önce yapıyor. Sanki ölüm sonrasında, insanların duygu dünyasında sevgi gözyaşlarını harman edecek bir hazırlık yapıyor önceden... Bir renk hazırlıyor, insanlar o renklere tutunup, sevgi sözleri terennüm ediyor. Rahmet dilekleri o renklere bağlı dua sözcükleri...
atasgetiren@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|