| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Yaman sorularTürkiye Avrupa Birliği ile kurumsal ilişkilere geçmeye başladıkça derin çelişkiler ortaya çıkıyor. Bu zaman kadar üstü örtülmeye çalışılan sorular kumu oyunun önüne seriliyor. Batı ile ikiyüzlü bir ilişkiyi bu zaman kadar halktan gizleyebilen elitist tutum, neyin Batıya/ötekine, neyin yerli/bize ait olduğunu gizleyemeyecek duruma geliyor. AB temsilcileri sıkıştırdıkça batılılaşma, çağdaşlaşma, uygarlaşma adına oluşturulan söylemin yaldızı dökülüyor. Bu ilişkiler, Türkiye'nin nereye ait olduğu, yaşamakta olduğu derinler kimlik krizini gün yüzüne çıkarmaya yarıyor. Geçenlerde CNN Türk televizyonunda M. Ali Brand'ın Zeki Yamani ile yaptığı konuşma, resmi Türkiye'yi temsil eden anlayışın sürekli kaçındığı bir soruyu gündeme getirdi. Yamani kendinden beklenmeyen çok basit ama o denli yakıcı bir soru sordu: siz kimsiniz, nereye aitsiniz? Avrupa'ya girmeye çalışıyorsunuz ama girebilecek misiniz? Girseniz bile ikinci sınıf vatandaş olmayı göze alıyor musunuz? Buna benzer bir soruyu, İran'ın devrim sonrası ilk cumhurbaşkanı Beni Sadr da sormuştu. Ülkesini terk edip Fransa'ya geçtikten sonra kendisiyle yapılan bir konuşmada "Türkiye önce nereye ait olduğuna karar vermeli." Bunları Beni Sadr ve Yamani gibi Ortadoğu'nun çok farklı ideolojik eğilimlerini temsil eden iki siyaset adamının söylemesi ilginç. Yamani'ye karşı Brand'ın karşı sorusu aslında Türk intelijansiyası kadar siyaset erkinin AB temsilcileri karşısında farkına varmadan sığınmaya başladıkları ya da kaçınılmaz olarak sığınmak zorunda oldukları yeni bir yaklaşımın tipik bir örneğiydi: Türkiye hem Avrupalı, hem Ortadoğulu, hem Müslüman ama Avrupalı olamaz mı? Evet Türkiye şu haliyle böylesi bir vizyonu/misyonu yüklenebilir mi, buna sahip çıkabilir mi? Dahası, Brand'ın yaptığı kimlik tarifini Türkiye'nin Osmanlı geçmişiyle alakalandırmadan cevaplamasının mümkünü var mı? Reddi mirasla Osmanlıyı yok sayarak, bize aidiyet bilincini, ben idrakini veren bir birikim yok sayılarak temel soru(n)ları aşmamız/açmamız mümkün mü? Osmanlıyı bir haneden meselesine indirgeyen seçkinlerin/resmi söylemin, tarihi hafızanın küllendirilmenin doğurduğu açmazlarını yaşıyor Türkiye. Her yeni soru yeni çelişkileri ve tarihle yüzleşmeyi gerektiriyor. Cevabı sürekli ertelenen ama kaçınılmaz biçimde yüz yüze geldiğimiz soru bu aslında: Bu kadar dar alana sıkıştırılarak oluşturulmaya çalışılan siyasal ve kültürel kimlik tamamlamalarıyla hem Avrupalı hem Ortadoğulu olabilmenin yolu var mı? Doğudan ve bazıdan gelen bu tür sorular soruldukça kaçınılmaz olarak kendi kendimizle hesaplaşmak durumunda kalacağız. Bir yanda Batılılaşma adına yapılanların gerçekte Batıyı özümsemeden, kaba bir biçimcilikten ibaret olduğu ortaya çıkıyor. Diğer tarafta Batı ile kolonyal ilişkisi olmayan ulusun onurunu kurtarma adına ilginç bir refleks geliştiriliyor. Bu refleks ister istemez tarihi hafızanın yeniden ortaya çıkmasına, tarihi referans sistemimizle ilişki kurmayı gerektiriyor. Kürt sorunundan, uluslarası sistemdeki konumuna kadar pek çok problem, geçmişle irtibatlandırılmadan çözülemiyor. Hem Avrupalı, hem Ortadoğulu, hem Müslüman hem... bu hemleri çoğaltabiliriz. Ancak (Cemil Meriç'ten ilhamla) bize giydirilen deli gömleği artık dar geliyor. Söyleşiye dönersek, Yamani'nin, "Ortadoğunun efendisi olursunuz" anlamındaki sözüne Brand'ın adeta bilinçaltının dışavurumu gibi oraya çıkan, tarihe gönderme yapan sorusunu tekzip eden karşı sorusuna Yamani'nin verdiği cevap resmi Arap söylemini de sorgular mahiyette idi: "Arap rejimleri halkı temsil etmez. Ortadoğunun temsilcisi halktır. Halk hala sizi seviyor." Türkiye AB ile yakın temasa geçtikce daha çok kendisiyle, tarihiyle ve bölgesiyle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Ortadoğulu devletçikler de.
aemre@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|